...EFRASYAP...



} td {font-family: arial, verdana, tahoma, sans-serif;font-size: 8pt;line-height: 1.7;color: #444444;} td.leftside {background-color: #00ffff;background-image: background-repeat: no-repeat;background-align: right;padding: 10px;padding-top: 15px; text-align: justify;border: 5px solid #CCCCCC;} td.space {padding: 5px;} td.rightside {background: #00ffff;padding: 10px;border: 5px solid #CCCCCC;line-height: normal;} div.comment {padding-left: 30px;margin-top: 0px;margin-bottom: 0px;} div.avatar {float: left; margin: 5px;margin-left: 0px;margin-bottom: 0px;} div.author {margin-bottom: 6px;} h2 {font-family: georgia, tahoma, verdana, arial, sans-serif;font-size: 20pt;color: #555555;margin-bottom: 12px;} h2.comment {margin-top: 0px;} h3 {font-family: georgia, tahoma, verdana, arial, sans-serif;font-size: 10pt;color: #444444;margin-bottom: 0px;} font.gray {color: #AAAAAA;} a:link { color: #000066; } a:visited { color: #000066; } a:hover { color: #000066; }

EFRASYAP

• Cumartesi, Eylül 2, 2006 - yaşasın özgürlük

Zafer bayramını bu defa oturduğumuz yerde kutlamadık. Yerel Gündem 21 Yalova Gençlik Meclisiyle Kalktık Dumlupınara’a büyük taarruzun başladığı yere gittik. O büyük emrin geldiği ilk noktaya…

Anıtları gezerken, şehitliği gezerken insanın kanı donuyor heyecandan. Karmaşık duygular içinde Mezar taşlarına bakıyorum, Erzurum’dan, Trabzon’dan, Edirne’den, Halep’ten, Kerkük’ten, Antep’ten, Muş’tan, Adıyaman’dan, Malatya’dan, Bayburt’tan, Kandahar’dan gelmişler; yaşları kiminin 16, kiminin 19, kiminin 25, 41… Kimi Laz, kimi Kürt, kimi Türkmen, kimi Yörük. Evlerinden, sıcak yuvalarından çıkmışlar eza; cefa çekmişler, çilelerle boğuşmuşlar, esir düşmüşler, yaralanmış; gazi olmuşlar… Ellerinde kalan son vatan parçasını korumak için gözlerini kırpmadan mermilerin üzerine gitmişler, göğüslerini siper etmiş, uçsuz bucaksız çöllerde, geçit vermez karlı dağların vadilerinde düşmanla çarpışmışlar…

Dumlupınar’daki birkaç anıt dikkatimi çekti. Birincisi baba, oğul, gelin ve torunun bir arada savaştığını gösteren anıt. Üç kuşak savaştı diyor anıtın altında. Gözlerini kırpmadan toprağa can, bayrağa kan verdiler, meyveler daha tatlı olsun diye…

Hemen ilerisinde Mehmet Çavuş var. Babası onu henüz sekiz yaşındayken köyde bırakarak balkan harbine gitmiş. O cepheden o cepheye savaşırken 11 yılda Dumlupınar’a kadar gelmiş. Balkanlara giderken evde bıraktığı 8 yaşındaki oğlu ile burada kavuşmuş, ama üzerinden çok geçmeden şehit olmuş. Mehmet Çavuş ise Dumlupınar’ın kazanılmasının ardından Düşmanı İzmir’den döken alayda sancaktarmış ve o da İzmir’de şehit düşmüş…

Yoklukların, kıtlıkların, ıssızlıkların hatta yalnızlıkların ve kayıp ana, babaların arasında savaşmışlar… Ama bir gün bile başlarını eğmemişler. “Ya istiklâl, Ya ölüm” demişler ve özgürlükleri için savaşmışlar…

Öğleden sonra Yalova grubu olarak 11 ilden gelen Gençlik Meclisi temsilcilerine önceden hazırladığımız bir sunumu canlandırdık.

İstiklal savaşından hayatta kalan gazilerimizden üçünün savaşa dair anlattıkları…

Gazi Ömer KÖYÜK, Dumlupınar’daki sancaktarlardan birisi. “90 bin kiydik” diyor. “90 bin genç adam, yalnızca hep beraber soluk alıp verseler vadilerde gök gürültüsü gibi yankılanır. Ama biz nefeslerimizi tutmuş büyük emri bekliyorduk. Arada bir çekirgelerin sesi geliyor, dağlarda çakallar uluyordu. Ve emir geldiğinde artık büyük gök gürültüsü başlamıştı. 90 bin kişi bir bedene dönüşmüştük. Sanki aynı anda nefes alıyor, ayağımızı aynı zamanda toprağa basıyorduk. Toprağın altında sanki bir dev kükrüyordu. Bir ara durdum, kulağımı toprağa dayayıp bu büyük akışın sesini dinledim. Yüreğim kabardı, sancağı elime alıp önlere, önlerde savaşan öncü birliklere doğru seyirttim. Artık bir millettik onu hissettim. Yenilmeyecektik, ezilmeyecektik, esir olmayacaktık. Sehere doğru koşuyorduk. Gün şafağa eriştiğinde artık ebediyyen hür olacaktık. Buna inandık çocuk. Buna hakikaten çok inandık. Ve kazandık...’’

Ve devam ediyor Ömer dede; “Biz sadece meyveler daha tatlı olsun diye savaştık. Ne makamda gözümüz oldu, ne de mevkide...''

Gazi Veysel TURAN anlatıyor; ‘‘Bazen 100 atlıyla başlardık savaşa, sekiz-on kişi kalırdık geriye. Ölülerimizi defnetme fırsatı bile bulamadan, yeni bir cepheye doğru sürerdik atımızı.’’ ‘‘Geceleri gözümüze uyku girmezdi. Ya bu savaşı kaybedersek, ya elimizdeki bu son toprak parçası da giderse, ya teslim olur da esaret içinde yaşarsak diye kâbuslar görürdük. Şimdi hasta, yaşlı ve yorgun bir adamım. Ama hiç olmazsa başımı yastığa koyduğum zaman rahat uykulara dalıyorum...’’

Arkadaşlarım okudukça boğazım düğümleniyor. Bir ara kendi metnimi seslendirirken kendimden geçmişim, arkadaşlarım ağladığımı zannetmiş. Ağlayamadım ama ağlamaktan beter oldum. Boğazım düğümlendi, başım döndü… Acaba bizler; biz bu zamanın gençleri ne kadar hak ediyoruz yaşadıklarımızı; onların yanında? Bu soru beynimi kurcalıyor.

Derken yattık, sabah büyük taarruzun başladığı saatte Atatürk’ün sesiyle irkildik, kalktık; “Türk Milleti Çalışkandır, Türk Milleti zekidir!..” Çadırdan dışarıya çıktık. Gökyüzündeki ay Hilal şeklinde Şehit Mehmetçik anıtının süngüsünün üzerinde nazlı-nazlı parlıyor… Ardından temsili top atışı… 83 yıl önce aynı saatte ve aynı yerde büyük taarruz başlamıştı. Ardından havai fişekler atılmaya başlanıyor. Bütün tepe ışıl-ışıl… Atılan havai fişekler ama benim gözümün önünde topçuların atışları ve Mehmetçiğin tepeden aşağıya akışı var… Allah-Allah nidalarıyla tepeden aşağıya akan Mehmetçiğin ellerinde kalan son vatan parçasının özgürlü için ölüme atılışı geliyor gözümün önüne. Gökyüzü yıldız-yıldız sanki şehitler yıldızlara oturmuş oradan bizlere bakıyorlar. İstiklâl savaşımız süresince kaybettiğimiz yüz otuz yedi bin şehit…

Üniversiteler mezun veremedi, okullar öğretmensiz kaldı. Kendimi biran savaş meydanında buldum. Sanki yanımdan şehitler aktı düşman üstüne… Sağımdan, solumdan geçiyorlar ya özgürlüğe, ya şahadete koşuyorlardı… Bense öylece kalakaldım olduğum yerde. Seherin soğuğu içime işliyordu üşüyordum. Oysa üzerimde hem eşofmanlarım vardı, hem de omuzlarımda bir battaniye. Hâlbuki sağımdan solumdan akarak düşman üstüne uçarcasına gidenlerin üzerinde neredeyse elbise yoktu. Belki haftalardır üzerlerinden çıkartamadıkları eskimiş, yırtılmış bez parçalarıyla koşuyorlardı tereddüt etmeden ölüme... Ama gözlerinde zafere inanmış ve iman etmiş bir coşku vardı. Belki de bu coşku ve özgürlük ateşiydi onları ısıtan. Ben; her fırsatta “Yaşasın Özgürlük” diye bağıran ben acaba onlar kadar sadık mıydım, onlar kadar âşık mıydım istiklâle?…

Havai fişek gösterileri bittiğinde kendime geldim. 83 yıl önce o saatte artık özgürdük, artık bir millettik… Bu durumu acaba günümüz gençliğinin ne kadarı idrak edebiliyor bilmiyorum.

Saat 6 ya doğru geliyordu. Güneş bir kere daha doğuyordu özgür olan bu toprakların üzerinde. Güneş Şehitleri selamlarken çadıra döndüm. Ruh dünyam iyice karışmış bir halde 6 saat sonra yapacağımız zafer yürüyüşü için hazırlanmaya başladık.

Önümüzdeki yıl inşallah bir sıkıntımız olmazsa bir kere daha 30 Ağustos’ta orada olacağım. Benim bu duyguları yaşamama vesile olan ve programı hazırlayan Kütahya gençlik meclisine bir kerede köşem aracılığıyla teşekkür etmek istiyorum. Ayhan’a, Rukiye’ye, Mehmet’e ve adını sayamadığım diğerlerine bir kere daha teşekkür ediyorum. Sağ olun kardeşlerim. Umarım gelecek yıl 30 Ağustos’ta yine o günlerdeki gibi bütün ülkenin gençlik temsilcileri bir yürek oluruz…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

oyun hileleri youtube makyaj yapma | Yalova | demet akalın | cografya kktc arog

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
kktc





Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
Son Sayfa | Sonraki Sayfa