Zafer
bayramını bu defa oturduğumuz yerde kutlamadık. Yerel Gündem 21 Yalova Gençlik
Meclisiyle Kalktık Dumlupınara’a büyük taarruzun başladığı yere gittik. O büyük
emrin geldiği ilk noktaya…
Anıtları
gezerken, şehitliği gezerken insanın kanı donuyor heyecandan. Karmaşık duygular
içinde Mezar taşlarına bakıyorum, Erzurum’dan, Trabzon’dan, Edirne’den,
Halep’ten, Kerkük’ten, Antep’ten, Muş’tan, Adıyaman’dan, Malatya’dan,
Bayburt’tan, Kandahar’dan gelmişler; yaşları kiminin 16, kiminin 19, kiminin 25,
41… Kimi Laz, kimi Kürt, kimi Türkmen, kimi Yörük. Evlerinden, sıcak
yuvalarından çıkmışlar eza; cefa çekmişler, çilelerle boğuşmuşlar, esir
düşmüşler, yaralanmış; gazi olmuşlar… Ellerinde kalan son vatan parçasını
korumak için gözlerini kırpmadan mermilerin üzerine gitmişler, göğüslerini
siper etmiş, uçsuz bucaksız çöllerde, geçit vermez karlı dağların vadilerinde
düşmanla çarpışmışlar…
Dumlupınar’daki
birkaç anıt dikkatimi çekti. Birincisi baba, oğul, gelin ve torunun bir arada
savaştığını gösteren anıt. Üç kuşak savaştı diyor anıtın altında. Gözlerini
kırpmadan toprağa can, bayrağa kan verdiler, meyveler daha tatlı olsun diye…
Hemen
ilerisinde Mehmet Çavuş var. Babası onu henüz sekiz yaşındayken köyde bırakarak
balkan harbine gitmiş. O cepheden o cepheye savaşırken 11 yılda Dumlupınar’a
kadar gelmiş. Balkanlara giderken evde bıraktığı 8 yaşındaki oğlu ile burada
kavuşmuş, ama üzerinden çok geçmeden şehit olmuş. Mehmet Çavuş ise
Dumlupınar’ın kazanılmasının ardından Düşmanı İzmir’den döken alayda sancaktarmış
ve o da İzmir’de şehit düşmüş…
Yoklukların,
kıtlıkların, ıssızlıkların hatta yalnızlıkların ve kayıp ana, babaların
arasında savaşmışlar… Ama bir gün bile başlarını eğmemişler. “Ya istiklâl, Ya
ölüm” demişler ve özgürlükleri için savaşmışlar…
Öğleden
sonra Yalova grubu olarak 11 ilden gelen Gençlik Meclisi temsilcilerine önceden
hazırladığımız bir sunumu canlandırdık.
İstiklal
savaşından hayatta kalan gazilerimizden üçünün savaşa dair anlattıkları…
Gazi Ömer
KÖYÜK, Dumlupınar’daki sancaktarlardan birisi. “90 bin kiydik” diyor. “90 bin genç adam, yalnızca hep beraber
soluk alıp verseler vadilerde gök gürültüsü gibi yankılanır. Ama biz
nefeslerimizi tutmuş büyük emri bekliyorduk. Arada bir çekirgelerin sesi
geliyor, dağlarda çakallar uluyordu. Ve emir geldiğinde artık büyük gök
gürültüsü başlamıştı. 90 bin kişi bir bedene dönüşmüştük. Sanki aynı anda nefes
alıyor, ayağımızı aynı zamanda toprağa basıyorduk. Toprağın altında sanki bir
dev kükrüyordu. Bir ara durdum, kulağımı toprağa dayayıp bu büyük akışın sesini
dinledim. Yüreğim kabardı, sancağı elime alıp önlere, önlerde savaşan öncü
birliklere doğru seyirttim. Artık bir millettik onu hissettim. Yenilmeyecektik,
ezilmeyecektik, esir olmayacaktık. Sehere doğru koşuyorduk. Gün şafağa
eriştiğinde artık ebediyyen hür olacaktık. Buna inandık çocuk. Buna hakikaten
çok inandık. Ve kazandık...’’
Ve devam ediyor Ömer dede; “Biz sadece meyveler daha tatlı olsun
diye savaştık. Ne makamda gözümüz oldu, ne de mevkide...''
Gazi Veysel TURAN anlatıyor; ‘‘Bazen 100 atlıyla başlardık savaşa,
sekiz-on kişi kalırdık geriye. Ölülerimizi defnetme fırsatı bile bulamadan,
yeni bir cepheye doğru sürerdik atımızı.’’ ‘‘Geceleri gözümüze uyku
girmezdi. Ya bu savaşı kaybedersek, ya elimizdeki bu son toprak parçası da
giderse, ya teslim olur da esaret içinde yaşarsak diye kâbuslar görürdük. Şimdi
hasta, yaşlı ve yorgun bir adamım. Ama hiç olmazsa başımı yastığa koyduğum
zaman rahat uykulara dalıyorum...’’
Arkadaşlarım okudukça boğazım düğümleniyor. Bir ara kendi metnimi
seslendirirken kendimden geçmişim, arkadaşlarım ağladığımı zannetmiş.
Ağlayamadım ama ağlamaktan beter oldum. Boğazım düğümlendi, başım döndü… Acaba
bizler; biz bu zamanın gençleri ne kadar hak ediyoruz yaşadıklarımızı; onların
yanında? Bu soru beynimi kurcalıyor.
Derken yattık, sabah büyük taarruzun başladığı saatte Atatürk’ün
sesiyle irkildik, kalktık; “Türk Milleti Çalışkandır, Türk Milleti
zekidir!..” Çadırdan dışarıya çıktık. Gökyüzündeki ay Hilal şeklinde Şehit
Mehmetçik anıtının süngüsünün üzerinde nazlı-nazlı parlıyor… Ardından temsili
top atışı… 83 yıl önce aynı saatte ve aynı yerde büyük taarruz başlamıştı. Ardından
havai fişekler atılmaya başlanıyor. Bütün tepe ışıl-ışıl… Atılan havai fişekler
ama benim gözümün önünde topçuların atışları ve Mehmetçiğin tepeden aşağıya
akışı var… Allah-Allah nidalarıyla tepeden aşağıya akan Mehmetçiğin ellerinde
kalan son vatan parçasının özgürlü için ölüme atılışı geliyor gözümün önüne. Gökyüzü
yıldız-yıldız sanki şehitler yıldızlara oturmuş oradan bizlere bakıyorlar.
İstiklâl savaşımız süresince kaybettiğimiz yüz otuz yedi bin şehit…
Üniversiteler mezun veremedi, okullar öğretmensiz kaldı. Kendimi biran
savaş meydanında buldum. Sanki yanımdan şehitler aktı düşman üstüne… Sağımdan,
solumdan geçiyorlar ya özgürlüğe, ya şahadete koşuyorlardı… Bense öylece
kalakaldım olduğum yerde. Seherin soğuğu içime işliyordu üşüyordum. Oysa
üzerimde hem eşofmanlarım vardı, hem de omuzlarımda bir battaniye. Hâlbuki
sağımdan solumdan akarak düşman üstüne uçarcasına gidenlerin üzerinde neredeyse
elbise yoktu. Belki haftalardır üzerlerinden çıkartamadıkları eskimiş,
yırtılmış bez parçalarıyla koşuyorlardı tereddüt etmeden ölüme... Ama
gözlerinde zafere inanmış ve iman etmiş bir coşku vardı. Belki de bu coşku ve
özgürlük ateşiydi onları ısıtan. Ben; her fırsatta “Yaşasın Özgürlük” diye
bağıran ben acaba onlar kadar sadık mıydım, onlar kadar âşık mıydım istiklâle?…
Havai fişek gösterileri bittiğinde kendime geldim. 83 yıl önce o saatte
artık özgürdük, artık bir millettik… Bu durumu acaba günümüz gençliğinin ne
kadarı idrak edebiliyor bilmiyorum.
Saat 6 ya doğru geliyordu. Güneş bir kere daha doğuyordu özgür olan bu
toprakların üzerinde. Güneş Şehitleri selamlarken çadıra döndüm. Ruh dünyam
iyice karışmış bir halde 6 saat sonra yapacağımız zafer yürüyüşü için
hazırlanmaya başladık.
Önümüzdeki yıl inşallah bir sıkıntımız olmazsa bir kere daha 30
Ağustos’ta orada olacağım. Benim bu duyguları yaşamama vesile olan ve programı
hazırlayan Kütahya gençlik meclisine bir kerede köşem aracılığıyla teşekkür
etmek istiyorum. Ayhan’a, Rukiye’ye, Mehmet’e ve adını sayamadığım diğerlerine
bir kere daha teşekkür ediyorum. Sağ olun kardeşlerim. Umarım gelecek yıl 30
Ağustos’ta yine o günlerdeki gibi bütün ülkenin gençlik temsilcileri bir yürek
oluruz…
|