EFRASYAP
• Cumartesi, Mart 18, 2006 - Çanakkale'yi gecemeyenlerden okuyun ,atalarının kimler olduğ
Karşımızdaki bir Türk siperinde silâhın ucuna takılmış beyaz bir iç çamaşırı yukarı kaldırılarak sallandı. Her taraf sessizliğe gömülmüştü. Her iki tarafın siperdekileri silahları üzerine doğrulmuş, dikkatle onu takip ediyordu. Siper ardından iri yapılı bir er yükseldi; Kesin tavırlarla yükselttiği çamaşırı silâhı sipere attı. Kendine güvenen tavırlarla yavaş yavaş yaralıya doğru ilerliyordu. Karşı taraf ve çevresiyle ilgilenmiyor; herkes donup kalmış Türk askerini seyrediyordu. Şaşkınlıktan kurtulabilen askerler Mehmetçiğe nişan almaya çalışıyorlardı. Türk askeri, hiçbir şeye aldırmadan yaralının yanına geldi. Nazik yumuşak hareketlerle yaralının kıyafetini düzeltti . Yaralıyı yerden kaldırdı. Yaralının kolunu omzuna koydu. Yavaş ve emin adımlarla yaralıyı bizim tarafa getirdi. Siperimizin üzerine yavaşça bıraktı, geldiği gibi kendi siperine döndü.
İngiliz siperlerinde şaşkınlık devam ediyordu!
İngiliz komutanı: "Korkak sıçanlar... cesaret örneği görün... Hele bunlarla birlikte aynı cephede savaşmanın tadına doyulmaz... Bu yiğit Türk çocukları keşke dostumuz olsalardı. Bu kahramanlarla savaş değil , dostluk yapmalı... Dostluk."
Bu Türk askerine teşekkür bile edemedik. Savaş alanlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu. Şimdi okuyacağınız menkıbenin, insanlara çok çekici gelen ve aklınızda kolaylıkla yer eden bir yumuşaklığı ve tatlılığı vardır.
Çanakkale Savaşları'nda, Fransız kuvvetlerine komuta eden General Guro, savaş sırasında bir kolu ile bir bacağının bir kısmını, savaş sırasında bırakarak yurduna dönmüş. Daha sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için çocuklarınızla daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam. Biraz evvel doğa çevremizde en nefis güzellikteydi.
Su çiçekleri, leylaklar, Peygamber çiçekleri, papatyalar bir gökkuşağı âlemi oluşturuyorlardı. Şimdi, savaş sahasında dövüş bitmiş, o güzelim tablo, kan revan içindeydi. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır kayıplar vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk Askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla bir konuşma yaptık: Niçin, öldürmek istediğin askere şimdi yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
Bu Fransız yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi! Anlamadım!.. Ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok! İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün!..
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı!.. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşların donduğunu hissettim! Çünkü, Türk askerinin göğsünde, bizim askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı!..
Az sonra ikisi de öldüler!!!
Biz onların torunlarıyız. Onlarla övünelim, iftihar edelim ve onlara layık olalım.
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Cumartesi, Mart 11, 2006 - İNTERKULAK
İstihbarat kurumlarının bilgi sahibi olmaları gün geçtikçe daha da kolaylaşıyor.Kullandığınız yazılımdan donanıma yaptığınız işlere kadar ne tür bilgileri okuduğunuza kadar bütün bilgilere kanca atan,İstihbahrat örgütleri her türlü bilgiye ulaşabiliyor.
Yukarıdaki şekilde başllayan ve Netpano da yayımlandığı iddia edilen yazı tarafıma e-posta aracılığı ile ulaşmıştı. Fakat altında yazarın adı yazmadığı için bende geldiği gibi yayımladım. Netpano yöneticileri emeğe saygı adyla yazımın şekline itiraz ettiler. Ve yazar adını yayımalamzsam hukuki süreç başlatacakları tehdidiyle ben gibi birt yarı deliye itiraz ettiler. Yazıyı yayımdan kaldırıyor fakat NETPANO sitesi yöneticilerine gönderdiğim e-postayı yayımlıyorum...
Öncelikle bu yazı bana elektronik posta aracılığıyla ulaştı. Şahsıma gelen e-posta'da yazanın adı belirtilmediği için yazmadım. Başkasına ait yazıyı kendi yazımmış gibi lanse etmem. Alttaki yazıda yazan şahsın adını yazdığım gibi yazan şahsı bilseydim İNTERKULAK başlıklı yazıya ait yazarın adını da yazardım. Bence Bilgi Allah'a aittir. Evet emek hakkına saygı duyarım. Fakat bilgi şahıslara ait değildir. Alîm-i Mutlak olan Allah'a aittir. Yazıya yazarın adı eklenecek ve bir günsonra yazı blogumdan silinecektir. Ardından ilgili yorumum blogda yayımlanmaya devam edecektir. Bilgilerinize.
|
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Cumartesi, Mart 11, 2006 - İNGİLTERE’DE PKK’YE DARBE!..
PKK’nin İngiltere’deki Uyuşturucu ve Haraç İmparatorluğu Çökertildi!..”
Avrupa Birliği üyesi ülkelere terör ve organize suç faaliyetlerine karşı işbirliği çağrısı yapan İngiltere, ülkedeki eroin ticaretinin yüzde 90’ını kontrol altında tutan PKK’ye ağır bir darbe vurdu.
Geçen yıl PKK’yi tüm isimleri ile birlikte yasaklayan ve mal varlığının dondurulması kararı alınan İngiltere’de, terör örgütünün gelir kaynaklarının kurutulmasına yönelik kapsamlı bir operasyon yürütülüyor.
İngiltere’nin önde gelen “The Times” ve “The Independent” gazetelerinin haberlerine göre, son bir ay içerisinde PKK ve uzantısı derneklere yönelik gerçekleştirilen operasyonlarda, örgütün özellikle Kuzey Londra’daki uyuşturucu ve haraç imparatorluğuna son verildi.
PKK çetesi, petrol bombaları, silahlar ve büyük bıçaklarla Kuzey Londra’nın Türk ve Kürt sokaklarındaki tüccarları yıldırıyordu. İngiliz Polis Teşkilatı Scotland Yard, PKK çetesinin, geçen yıl Kuzey Londra’nın Gren Lanes sokağında haraç vermek istemeyen çok sayıda Türk ve Kürt işadamını öldürmesi üzerine, sokaklara silahlı devriyeler yerleştirmişti. Scotland Yard ve diğer polis teşkilatlarının yıllardır uyuşturucu ve haraç çetesi PKK’yı çökertmek için çalıştığı belirtiliyor.
PKK’nin terör ve uyuşturucu krallığı geçen hafta gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda Woolwich Mahkemesi’nde sona erdi. Eroin kaçakçılığı ve haraç almaktan suçlu bulunan çok sayıda örgüt sorumlusu ile uyuşturucu ticaretinde yıllarca PKK ile işbirliği yapan Abdullah Baybaşin’in ağır hapse mahkum edildi.
Operasyonlar sonucunda PKK’nin gelir kaynaklarının büyük oranda yok edildiğini vurgulayan İngiltere Maliye Bakanı Gordon Brown, 01 Mart 2005 tarihinde Londra’da yaptığı basın açıklamasında; “PKK’nın devamı olan KADEK ve Kongra-Gel’in İngiltere’nin terör örgütleri listesinde olduğunu, İngiltere Merkez Bankası’nın PKK’nin mal varlığını dondurduğunu, uyuşturucu ticareti, kara para aklama ve çocuk kaçırma türü organize suç faaliyetlerinde Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile örgütün gelir kaynaklarının da tespiti ve yok edilmesine yönelik işbirliği içerisinde olunduğunu açıkladı.
Bu arada, İngiliz güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyonları protesto etmek amacıyla, 6 Mart 2006 tarihinde örgütün finansman ve propaganda merkezi olarak bilinen “Halkevi”nin önünde toplanan 30 kişilik PKK’li bir grubun, caddeyi benzin döküp ateşe verdiği, lastik yaktığı, otomobillerin ve işyerlerinin camlarını kırarak, caddeyi trafiğe kapattığı bildirildi. PKK’lilerin kendilerine tepki gösteren İngiliz vatandaşlarına da sopayla saldırdıkları kaydedildi. Olayları yönlendirdiği belirlenen PKK sorumlularının, “kamu düzenini bozmak” ve “terör örgütü üyesi olmak” suçlarından tutuklanarak, cezaevine gönderildiği kaydedildi.
PKK ve uzantısı derneklere yönelik operasyonların sürdürüleceğinin açıklanması üzerine, “İngiltere Kürt Dernekleri Federasyonu”, “Halkevi” ve “Harringey Kürt Toplum Merkezi” yöneticilerinin, 4 Mayıs 2006 tarihinde yapılacak mahalli seçimler öncesinde, İngiliz makamları ile görüşme taleplerinin “terör örgütü ile bağlantıları oldukları” gerekçesiyle kabul görmediği belirtiliyor.
Öte yandan, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından 2 Mart 2006 tarihinde açıklanan “Uyuşturucu Kaçakçılığı, Kara Para ve Mali Suçlarla Mücadele Raporu”nda, terör örgütü PKK’nin organize suç faaliyetlerinde de etkin olduğuna dikkat çekildi. PKK’nin, Batı Avrupa’ya yapılan uyuşturucu ticaretinde Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Türkiye ve İtalya’yı transit ülke olarak kullandığı belirtilen raporda; “PKK, Batı Avrupa'ya her ay tonlarca eroin kaçırıyor ve bu ülkelerde yaşayan Kürtler aracılığıyla satışını yapıyor. AB üyesi ülkeler, PKK terör örgütünün finansman kaynaklarının kurutulmasına yönelik olarak gerekli önlemleri almalılar” denildi.
Uluslararası toplum, İngiltere’nin küresel terörizmle mücadele konsepti çerçevesinde teröristlere yönelik bu yaklaşımının diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelere de örnek olmasını ve PKK’nin mali kaynaklarının kurutulmasını bekliyor.
Birleşmiş Milletler’in 1373 sayılı kararı ve AB üyesi ülkeler tarafından 27 Aralık 2001 tarihinde kabul edilen “Terörizmle Mücadelede Ortak Tavır” başlıklı belge; “Teröristlere ve terör örgütlerine maddi destek sağlanmasının suç olduğu, bunların eylemlerine doğrudan veya dolaylı yoldan katılan, yardımcı olan kişilerin paraları ile mal varlıklarının dondurulacağı, hiçbir fondan yararlandırılmayacakları, insan ve silah temin etmelerine karşı her türlü önlemin alınacağı, AB veya AB dışında eylem yapmak amacıyla AB ülkelerini üs olarak kullanmalarına izin verilmeyeceği, gerekli yasalar çıkartılarak ağır cezalar getirileceği, teröristlere ve destekçilerine karşı ülkeler arasında yardımlaşma ve işbirliğinin geliştirileceği” şeklinde alınan ortak kararları kapsadığını bir kere daha hatırlatmak istiyorum.
Serhat Ararat
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Pazartesi, Mart 6, 2006 - Kızılderili kitabesinden
Aşağıdaki yazıt bir Kızılderili kitabesinden alınmıştır
- Yalan tohumdur. Bire kırk verir. Verdiği kırkın her biri bir tohumdur ki bire kırk verir. - Bilgi de tohumdur. Bire yüz verir. Verdiği yüzün her biri bir tohumdur ki; sana bilgelik, torunlarına da ilham verir. - Zeka sudur. Tohumları yeşertir. Yalanı da bilgiyi de. - Yetenek topraktır. Ne ekersen onu biçersin. Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter. - Emek güneştir. Tohuma da suya da toprağa da hayat verir. - Kader çadırındaki kilim gibidir. Ipliğini Ulu Manitu verir sen dokursun.Deseni sendendir, renkleri doğadan... - Şans doğal gübredir. Boktan bir şeydir yani. Ne zaman nereye düşeceği belli olmaz. Kilimine düşerse kirletir. Desenini değiştirir. Her şeyi bombok eder. Oysa toprağına düşerse besler.
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Cuma, Şubat 17, 2006 - YEŞİL GÜNLER GELİYOR…
Evet, geçenlerde haberlerden herkes duydu zannediyorum. Yeşil kod adlı Mahmut YILDIRIM ölmemiş. Üstüne üstlük birde Dalgacı Mahmut edasıyla devletin yetkili birimleriyle dalga geçmiş. Operasyonu kuşlar söylemiş, Bizim dalgacı Yarım sata önce mekândan Terk-i diyar eylemiş. Operasyon aslında Mahmut Yıldırım’ın oğlu Murat Yıldırım’ı yakalamak için başlatılmıştı. Fakat polis 45 dakika daha önce eve girmiş olsaydı Türkiye gündemine bir bomba düşecekti. Yani Yeşil yakalanmış olacaktı.
Zaten ilginçtir dikkat ettiniz mi bilmem son bir ayda Türkiye’de 20 ye yakın faili meçhul cinayet işlendi. Bunlardan birisi de 16 yaşındaki bir çocuğun Papazı vurması hadisesiydi ki 16 yaşındaki çocuk GLOCK marka “hayalet” diye adlandırılan silahı nereden buldu kimse açıklayamadı. Neyse dönelim Yeşil olayına, zaten ileriki günlerde bolca Yeşillik göreceğiz gibi. Çok ilginçtir 24 Şubat 1997 tarihinde verdiği ifadesinde Yarbay Korkut EKEN O dönemde Türkiye’de oluşan kontrol dışı güçlerden söz ederken, “Bu durum ülke için çok tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Susurluk kazası Türkiye için bir şanstı.” Demişti. Ve Susurluk’un ünlü sivil eylemcisi Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı anlatırken, “Kontrolden çıkıp yasadışı işlere giren Yeşil beni de ölümle tehdit etti.” Demişti. Yani gözüken oydu ki Yeşil birilerini temizlemeye başlayacaktı. Peki, bunu nereden çıkartıyoruz. Efendim satır aralarını okumak dediğimiz zaman karşımıza “Sayın EKEN’in ifadesindeki “BENİ DE” sihirli kelimesi çıkıyor. Yani başkalarından farklı olarak beni de. Aslında bu ölüm listesi emin olamamakla beraber bir kısmı gerçekleşti.
Hayda değil mi bu da nereden çıktı. Bakınız; meşhur kazadan sonra benzer trafik kazalarıyla 5 kişi daha hayatını kaybetti. Beşi de Susurluk olaylar zinciri hakkında bilgi sahibiydi. Biri Çatlı’nın ortağı, diğeri MIT görevlisiydi. Susurluk ilişkilerinin peşine düşmüş hâkim de, sırlara meraklı milletvekili de, telekulak kahramanı da trafik kazalarına kurban gitti...
Kimlerden bahsediyorum değil mi… biraz daha açayım. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisi Ertuğrul Berkman, Başbakanlık Hukuk Müşaviri Hâkim Akman Akyürek, Gaziantep Milletvekili Bedri İncetahtacı, Telekulak davalarının kilit sanığı Cengiz Çelik ve MHP'li işadamı Efraim Barut... Son yedi yıl içinde trafik kazaları ile hayatlarını kaybeden bu beş kişinin ortak bir özellikleri daha vardı. Besi de, 3 Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen trafik kazasından sonra başlayan süreçte isimleriyle ön plana çıktı. MIT görevlisi Ertuğrul Berkman, Meclis Susurluk Komisyonu üyesi Fikri Sağlar'a bilgi ve belge desteğinde bulunmaktaydı. Berkman'ın otomobili, 29 Ağustos 1997 günü Bozöyük-Eskişehir yolunda 40 metre sürüklendikten sonra Çimento Fabrikası bahçesindeki ağaçlara çarparak durabildi. 66 yaşındaki Berkman ile birlikte esi Gülseren Berkman da hayatını kaybetti, kızları Aylin Berkman yaralandı. Orda neler oldu tahmin etmemiz zor değil. Hakim Akman Akyürek, Meclis'te kurulan hayali ihracat olayları ve faili meçhulleri araştırma komisyonlarından sonra Susurluk Komisyonu'nda da raportör olarak görev almıştı. Komisyon adına pek çok bilgi ve belgeyi takip eden, bu bilgi ve belgelerin gelip toplandığı kişiydi. 8 Aralık 1997 tarihinde, gece yarısı İstanbul Maslak'ta otomobiliyle bir kamyonun altına girdi. Akyürek'in otomobili, kamyonun kasası ile ters istikametteydi. Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör İrfan Yavaşlıol, otomobilin solda olması ve çarpışmanın soldan meydana gelmesinin eşyanın tabiatına aykırı olduğunu belirtmekteydi. Bu durum, yağmurlu havada trafikte seyreden Akyürek'in üçüncü bir araç tarafından sıkıştırıldığı tezini güçlendirmekteydi.
Sırlara ilgi duyan milletvekili Gaziantep Milletvekili Bedri İncetahtacı, Meclis Susurluk Komisyonu sözcüsüydü. Bir dergide yazı yazdığı köşeye "Sırrın Çözümü" adını vermiş olması, onun "sırlara" olan ilgisini göstermekteydi. 21 Kasım 1999 sabahı Almanya'nın Köln kentine gitmek üzere Meclis lojmanlarındaki evinden çıkıp otomobiliyle Esenboğa Havalimanı'na doğru yola çıktı. Yağmur sebebiyle ıslanmış yolda, önce orta refüjdeki ağaçlara, ardından da aydınlatma direğine çarpan 39 yaşındaki İncetahtacı olay yerinde öldü. O gün Finlandiya Cumhurbaşkanı Ankara'ya geleceğinden, İncetahtacı'nın otomobili hemen yol üzerinden kaldırıldı ve Akyurt Jandarma Karakolu'nun önüne çekildi. Akyurt Savcısının, İncetahtacı'nın otomobilini görmesine izin vermediği Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış'a göre kaza "kuşku verici" idi. Elkatmış, hemen koruma talebinde bulundu.
Kendisini, çevresine "özel harpçi" ve "MİT'çi" olarak tanıtan 34 yaşındaki Cengiz Çelik, Ankara'da ETG isimli bir elektronik ve güvenlik şirketi ile bir "dedektiflik" bürosunun sahibiydi. Emniyet ve MİT'e elektronik cihazlar satıyor ve takip bürosuyla izleme, dinleme faaliyetleri yapıyordu. Kısa bir süre içinde Ankara ve İstanbul'daki pek çok telekulak olayının aktörü haline geldi. Ankara'daki davanın sanıklarından biri de Korkut Eken'di. Sibel Can'ın eski kocası Hakan Ural’ı, Murat Karayalçın’ı, aralarında savcıların da bulunduğu daha birçok kişiyi dinlemeye, izlemeye alan ekip Cengiz Çelik ve arkadaşlarıydı. Cengiz Çelik davalar sürecinde ABD'ye kaçtı. Ağabeylerimizin cani yanmasın diye... Türkiye'ye gelişi öncesinde konuştuğu Hürriyet muhabiri Doğan Uluç'a, "Bazı ağabeylerimizin canı yanmasın diye, bugüne kadar sesimi çıkarmadım. Telekulak ile ilgili her şeyi kayıt bantlarına okuyorum. Altı bant doldurdum, dahası da var. MİT ve emniyetten Osman Ak, Nuri Gündeş, Hamdi Tuna, Cevdet Saral gibi çok sevdiğim kişiler var, fazla konuşamıyorum" dedi. Olayların iç yüzünü altı ses kasetine doldurduğunu açıklayan Çelik, gıyabi tutukluluğu af kanunu gereği kalkınca Türkiye'ye döndü. Ve 1 Temmuz Pazar günü saat 03.00'de, beş arkadaşıyla Muğla'dan doğum yeri Dalaman'a giderken şarampole yuvarlandı. Arabadaki beş kişi yaralanırken, hastaneye kaldırılan Cengiz Çelik dört gün sonra öldü. Efraim Barut, Abdullah Çatlı'nın ortağıydı. GSC tekstil şirketini birlikte kurmuşlardı. Vefat eden Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) eski Genel Başkan Yardımcısı ve Çorum eski Milletvekili Mehmet Irmak'ın Ankara'daki cenaze törenine katılmak üzere MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı İbrahim Uçar'la birlikte 29 Mayıs 2003 tarihinde sabah erkenden Ankara'ya hareket ettiler. Gebze yakınlarına doğru, içinde bulundukları Mercedes'in önüne bir kamyondan çuval düştü. Devrilen arabada Barut ve Uçar vefat etti. Her yıl yüzlerce trafik kazasının meydana geldiği ve binlerce insanın öldüğü Türkiye'de, bu beş olaya da birer "nizami" trafik kazası deyip geçmek mümkün. Ancak bu beş isimden özellikle Akman Akyürek ve Cengiz Çelik'in geçirdikleri kazaların zamanlaması oldukça düşündürücü. Çünkü, arabasında çıkan çok sayıda belgenin de gösterdiği gibi Akyürek, Susurluk Komisyonu'nda sıradan bir raportör gibi çalışmamıştı ve değişik ilişkilere sahipti. Cengiz Çelik ise, yarı resmi birçok telekulak olayının kilit ismiydi. Üstelik, ABD'den Türkiye'ye gelişi öncesinde, "Konuşursam yakarım" demişti ve Türkiye'ye geldikten kısa bir süre sonra trafik kazasında ölmüştü.
Hatırlayın yukarıdaki trafik kazalarının olduğu dönemlerde Yeşil Kaçaktı ve aranıyordu. Bu kazalardan sonra öldüğü haberleri çıkmıştı. Ve şimdiye gelelim. Yeşil yine ortaya çıktı. Ve bu arada başka ne Yeşillikler göreceğiz merakla bekliyoruz…
|
Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Salı, Şubat 14, 2006 - Danimarka'dan Karikatür İntikamı
Ya Muhammet...Uğruna Canımız Feda...
www.cyber-warrior.org Ekibi Danimarka sitelerine savaş açmıştır. Gazamız Mübarek ola...
Danimarka Hükümeti adam gibi özür dileyene kadar, Peygamberimiz Resulü kibriya efendimize yapılan hakaretlerin müsebbibleri cezalarını çekene kadar....
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Pazar, Şubat 12, 2006 - SÖMÜRGE ARACI OLARAK EĞİTİM
“Büyük Britanya Devleti, yönetimle ilgili bazı prensiplere bağlı kalarak, böylesine geniş bir imparatorluğu nasıl idare edebilir? Tabiatı ile yerli dünyasını çok iyi tanıyan ve aynı zamanda bir Anglo-Sakson gibi hareket edebilen Yerli Memurlara güvenmek zorunda kalacaktır. Bu kişiler Londra’dan emir alacaklardır. Ancak, bu kişilerin ilk amacı yerlilerin çıkarını korumaktır. Daha sonra bu çıkarlar İmparatorluğun çıkarları ile aynı hizada tutulmalıdır. Çünkü, bir makinanın çeşitli parçaları arasındaki ahenkli çalışma düzeninden sadece merkez sorumludur.” Bu ifadeler, 1913 yılında yayınlanan Political and Literary Essays 1908-1913 isimli kitapta yer alıyor. Kitabın yazarı Lord Cromer. Kim bu Cromer? Kısaca tanıtalım. Asıl adı Evelyn Baring. 1841-1917 yılları arasında yaşadı. 1880-1883 yılları arasında Hindistan Maliye Bakanlığı görevinde bulundu. 1883 yılından 1907 yılında görevinden istifa edinceye kadar Mısır’ın bir numaralı ismi olarak kaldı. Kendisine 1892 yılında Baronluk, 1901 yılında ise Kontluk ünvanı verildi. Lord Cromer’in, Büyük Britanya tarafından kurulan sömürge sisteminin ilânihâye devam etmesini sağlamak üzere sunduğu “yerli memurların yetiştirilmesi” teklifi büyük bir başarıyla uygulandı. En büyük ve en kapsamlı başarı ise, Hindistan’da gerçekleştirildi. HİNDİSTAN’DA NELER OLDU? Hindistan’daki İngiliz sömürgesi 1800 yılında başladı ve yaklaşık birbuçuk asır sürerek 1947 yılında sona erdi. Uzmanlara göre bu sömürge döneminde Hindistan hemen her şeyiyle değişti. Maddi zenginliklerinin sömürülmesi ve yağmalanmasının yanı sıra, Hint insanı, düşünce yapısından yaşam tarzına kadar bambaşka bir şekle büründü. Hint insanını duygu ve düşüncelerine kadar köklü bir değişime yönelten etken veya etkenler nelerdi? Bu sorunun cevabını Thomas Macaulay’ın 1835 yılında kaleme aldığı ve İngiliz koloni emperyalizminin hedeflerini anlattığı Minute on Indian Education isimli kitabında bulmak mümkün: “Hükmettiğimiz yerlerde bizlerle idaremiz altındaki milyonlarca insanla bizim aramazda iletişimi sağlayacak bir insan tipi ve sınıfı oluşturmalıyız. Öyle bir sınıf ki, kanı ve rengiyle Hintli, fakat damak tadıyla, düşüncesiyle, sözleri ve entellektüel birikimiyle İngiliz olan insanlardan oluşsun.” Bu satırların yazarı, aynı zamanda Hindistan’da uygulanan Britanya Kolonileri Eğitim Politikasının da mimarıydı. Onun öncülüğünde uygulanan eğitim politikalarıyla, tıpkı dünyanın diğer yerlerindeki sömürgelerde olduğu gibi, Hindistan’da, ama İngilizlerin hedeflediği doğrultuda bir dünya görüşü yerleşti. Hindistan’daki bu sistem ortaya konulurken temel bir hedef belirlenmişti: Hint tarihi. İngilizlerin Hindistan’daki yerleşik kültürü istedikleri şekilde değiştirme gayretleri öncelikle tarihin unutturulmasına odaklandı. Başta eğitim olmak üzere, pek çok propaganda yollarıyla tarih kötülendi. Yoğun ve sürekli bir şekilde gelen telkinler sonuç verdi ve insanlar kendi geçmişlerinden utanır, kendi tarihlerine nefretle bakar hale geldiler. 1818 yılında basılan üç ciltlik History of British India isimli eserin yazarı James Mill’e göre Hindistan, temelde değişime açık olmayan insanların ülkesiydi. Bu yüzden Hint toplumunda hiçbir entelektüel tartışma yapılmaz ve gelişme de olmazdı. Aynı durum teknolojik gelişmeler için de geçerliydi. Alman sosyolog Max Weber, meşhur eseri The Protestant Ethic and Sprit of Capitalism isimli eserinde, Hint dini ve felsefesiyle ilgili değerlendirmelerini yaparken, Hint felsefî sistemlerinin özellikle “maddeden uzaklaşma” ve “dünyayı reddetme” karakterleri üzerinde odaklanmıştı. Buradan hareketle Weber, Doğuda hiçbir rasyonel doktrinin bulunmadığı neticesine ulaşmıştı. EĞİTİMLE TESLİM ALINAN BİR TOPLUM İngilizler, okullarda uyguladıkları eğitim politikalarıyla kısa sürede kendilerine hayranlıkla ve sadakatle bağlı bir nesil yetiştirdiler. Bizzat Hindistan’daki okullarda bunu sağlamakla yetinmeyip, kabiliyetli Hint gençlerine İngiltere’de lise ve özellikle üniversitelerde eğitim imkânı sağladılar. Artık Hintli insanın düşünce dünyası fethedilmiş, eski değerlerin yerine yenileri yerleştirilmişti. İNGİLİZ HAYRANI HİNTLİLER Tamamen İngiliz hayranlığıyla düşünce dünyası şekillenen nesiller, İngiliz edebiyatında yer tutan bütün eserler için inanılmaz büyüklükte bir pazar oluşturmuşlardı. İngiltere’de yayınlanan her türlü roman, hikâye, şiirler doymaz bir iştahla okundu; elden ele dolaştırıldı. Bu gerçeği Edinburg Philosophical Society’de, 1846 yılında bir konuşma yaparken Thomas Babington şöyle dile getiriyordu: “İngiltere’nin edebiyat ürünleri bizim ticaretimizden daha geniş bir etkiye, ordularımızdan daha tesirli bir güce sahip.” İngilizlerin Hindistan’daki hakimiyetini devam ettirebilmek ve insanların kendilerine olan bağlılığını artırmaya yönelik başka icraatları da oldu. Örneğin, ülkenin ekonomik zenginliklerini daha fazla sömürebilmek için Hindistan’ın en ücrâ köşelerine kadar uzanan demiryolları inşâ ettiler. Telgraf ağları kurdular. Ancak bunu İngilizlerin kendilerine birer hizmeti ve armağanı olarak sundular. Kendilerinin sömürgeci bir ülke değil, hizmet ve medeniyet getiren, hattâ kurtarıcı ve dış düşmanlara karşı koruyucu bir ülke olduklarını çeşitli yöntemlerle kabul ettirdiler. SÖMÜRGECİLERİN YÖNTEMİ HEP AYNI 19. yüzyılın ilk yıllarında İngilizler, kendi eğitim sistemlerini Hintli gençler üzerinde ustalıkla uygularlarken, aynı yıllarda Fransız resmî makamlarıyla misyonerler arasında hararetli bir tartışma yaşanıyordu. Tartışılan konu Batı Afrika’da yer alan Senegal halkına en uygun eğitim sisteminin ne olması gerektiğiydi. Almanlar ise, hakimiyetleri altındaki Java’lı zenginlerin çocukları için dil okulları açmaya ancak 19. yüzyılın ortalarında başlayabildi. Bu yüzyılın sonlarına doğru ise Java’ya yerleşen Almanların görev aldığı okullarda Java’lı gençler eğitim almaya başladılar. Yine tıpkı İngilizler gibi, Fransızlar ve Almanlar, yönetimden postane memurluğuna kadar çeşitli mevkilerde görevlendirilecek işgücüne ihtiyaç duymuştu. Kendi ülkelerinden getirecekleri işçilerin maliyetleri her açıdan çok ağır yük getirecekti. İşte bu sebepten dolayı, gerek sömürge ülkelerindeki, gerekse kendi ülkelerindeki okullarda eğittikleri Asyalı veya Afrikalı gençler, tam aradıkları niteliklere sahipti. Zaten aşırı sıcak veya tropikal iklimin hüküm sürdüğü bu bölgeler batılılar için yaşanmaz özellikler barındırıyordu. Afrika ve Asya toplumlarına göre daha yüksek hayat standartlarına sahip Batı insanı için tehlikelerle, zorluklarla ve belirsizliklerle dolu bir ortam hiç de tercih edilmiyordu. Bu durumda bölge insanından daha uygun bir işgücü olamazdı. Böylece sömürgeci ülkelerin okullarında yetişen gençler, kendi toprakları üzerinde sömürgeci efendilerine hizmet etmenin gururunu (!) yaşadılar. ZİMBABVE ÖRNEĞİ Zimbabve’nin yetiştirdiği en önemli romancılardan olan Charles Mungoshi, çocukluk yıllarında yaşadığı olayları anlattığı Waiting for the Rain isimli romanında, dolaylı olarak İngiliz okulları ve eğitim sistemiyle ilgili önemli bilgiler aktarır. Romanında yer verdiği şu ifadelerde, sömürgeci İngilizlerin, eğitimi bir araç olarak kullandığı konusunda yerli halktan bazılarının bildikleri, cılız da olsa tepki gösterdikleri anlaşılır: “Onunla aynı yaştaydık. Ama okul çağı geldiğinde aramızda sanki uçurumlar açılmıştı. Çünkü babası okulun lüzumuna inanmıyordu. Daha doğrusu, oğlunun yabancı bir kültürle şekillenmesini istemiyordu. Oğlu Chemai’yi okula göndermemek için de parasının olmadığı mazeretine sığınıyordu. Bu yüzden çocukluk yıllarımın en yakın dostumu kaybediyordum.” Mungoshi, çocukluk yıllarına ait bir başka olayı aktardığı The Setting Sun and the Rolling World isimli kitabında, yine sömürge yönetimince uygulanan eğitim sisteminin kendi insanı üzerindeki olumsuz etkilerini aktarıyordu. Bu hikâyesinin kahramanı Nhamo isimli yine bir çocukluk arkadaşıydı. Nhamo, hayallerini kurduğu hayatı yaşayabilmek için, İngilizce eğitim verilen bir okula gitmek istiyordu. Bu hedefe ulaşmak onun için “her şey” anlamına geliyordu. Bu uğurda anne-babasından, doğup büyüdüğü köyünden ayrılması gerekiyordu. Büyük bir kararsızlık içindeydi. Hikâyenin bir yerinde Nhamo’nun kendi kendini iknâ etmek için söylediği şu sözleri, yaşadığı ikilemin göstergesiydi: “Nhamo! Okulun değerini, eğitimin önemini biliyorsun. Şimdi beni bu yaşanmayacak yerde yaşamaya ikna etmeye çalışıyorsun. Böylesi bir fırsatı tepip, buralarda ölüm dansı yapmak mı istiyorsun? Kendi hayatımı şekillendirmek için önüme bulunmaz bir fırsat çıktı. Belki bir daha çıkmayacak. Şimdi de beni yolumdan geri çevirmeye çalışıyorsun.” Sömürgeci ülke, Zimbabve’de eğitimi kendi amaçları doğrultusunda kullanırken, çok masum ve insancıl propagandalardan da geri durmadı. Yerli halka, sürekli olarak. çocuklarının daha iyi hayat şartlarına kavuşabilmeleri, çok değerli fırsatlar elde edebilmeleri için eğitimin şart olduğu telkinlerinde bulundular. Bu telkinlerin tesiriyle halkın çoğunluğu, çocuklarının sömürgeci ülkenin okullarında eğitim görmelerini ayrı bir sosyal statü olarak algılamaya başladı. Ancak bu anlayış, hem çocuklarını kendilerinden koparmış, hem de kendi kimlikleri ve temelleri arasında giderek derinleşen uçurumlar açmıştı. NİJERYA’DA DA BENZER TABLO 1905 yılından itibaren İngilizler Nijerya’da, etkileri günümüze kadar uzanan bir sömürge yönetimi kurdular. Bu ülkedeki sömürge yönetiminin ilk yıllarında gözlemlenen en önemli nokta, 1914 yılına kadar Nijerya’nın iki ayrı koloni halinde yönetilmesiydi. İki tarafın birleşmesine kadarki dönemde İngilizler her iki tarafa farklı uygulamalarda bulundu. Kuzey bölgesindeki İngiliz hakimiyeti, aristokrat Sokoto ailesiyle işbirliği kurmak suretiyle sağlanıyordu. Yönetimi ellerinde bulunduran Sokoto ailesinin İngilizlerle son derece uyumlu bir çizgi takip etmeleri sayesinde, bu bölge, Güney Nijerya’ya oranla daha fazla ekonomik, politik ve kültürel değişime sahne oldu. İngilizlerin her iki bölgede uyguladığı eğitim politikasından Güney Nijerya’nın payı daha fazlaydı. Bu bölgede kısa zamanda peş peşe açılan Hıristiyan misyoner okullarıyla doğrudan bağlantılı olarak, eğitim alanında önemli adımlar atıldı. Bölgedeki sömürge yönetiminin hüküm sürdüğü 1900-1960 yılları arasında, İngilizler, pek çok hizmetlerde bu okullarda eğitim görenleri istihdam etti. Sivil hizmetli olarak, ya da idarî kadrolarda görev alan bu insanlar tamamen kendi standartlarında yetişmişti. Ancak bu durum bir yanda önlerine sunulan ekonomik imkanlardan sonuna kadar yararlanıp, böyle bir düzenin hiç değişmemesini isteyen, diğer yanda ise bu kesime ve sömürge yönetimine karşı tepki gösteren iki farklı grubu ortaya çıkardı. SÖMÜRGE DİLİ VE DİLİN SÖMÜRÜLMESİ Sömürgeci eğitim sisteminde kullanılan en önemli silâh, hiç şüphesiz dil oldu. Thomas Macaulay’ın Minute on Indian Education isimli kitabında, şu ilginç cümle dikkat çeker: “Kendi anadilleriyle eğitimlerini sağlayamayan bu toplumu eğitmeliyiz.” Hindistan’daki eğitim sisteminin kurucusu olan Macaulay’ın, mezkur kitabında sıklıkla vurguladığı gibi, İngilizce eğitim veren okullar aracılığıyla Hintli gençlerin birer “kahverengi İngiliz centilmenlerine” dönüşmesi hedeflenmişti. Nitekim bu insanlar eğitimlerini tamamladıktan sonra kendi insanlarına İngilizler gibi yaşamanın yollarını öğretme çabasına girmişlerdi. Tıpkı İngilizler gibi, Fransızlar da aynı çizgiyi takip ettiler. Afrika ve diğer sömürge bölgelerindeki çocuklara Fransızcayı ve Fransız kültürünün tüm inceliklerin öğretmenin bütün yollarını denediler. Çünkü onlara göre öğrettikleri derslerin tamamen hazmedilmesi ve Fransız kültürüyle asimile edilmesiyle bu gençler, tam anlamıyla birer Fransız vatandaşı olabileceklerdi. Soy kütüklerinin, ya da deri renklerinin farklı oluşu hiç de önemli değildi. Gerçi bu şekilde oluşturdukları grup, her bir Fransız kolonisi içinde küçük bir azınlığı teşkil ediyordu. Bu küçük azınlığın önüne her türlü eğitim imkanı sağlanmıştı ve eğitimden geçenlere Fransız vatandaşı olmanın bütün ayrıcalıkları tanınıyordu. Binlerce Senegalli, yüzlerce Vietnamlı veya Tunuslu’nun önüne Fransız pasaportu taşıma, seçimlerde oy kullanma ve hattâ Fransız Parlamentosunda sandalye sahibi olmaya varıncaya kadar pek çok kapı aralanmıştı. SONUÇ Sömürge ülkelerinde uygulanan Batılı eğitim sistemi özellikle devlet dairelerine önemli sayıda memur, demir yollarında kondüktör, kahverengi derili Hint centilmenleri ve zenci Fransız vatandaşları yetiştirmede gerçekten çok başarılı olmuştu. Ancak sömürgecilerin uyguladıkları bu sistemin asıl etkileri bu kadar sınırlı değildi. Daha büyük etki, Avrupalı sömürge hakimiyetinin nesiller boyunca devam etmesi şeklinde kendisini gösterdi. Bunu sağlamak için takip edilen yöntem çok ilgi çekiciydi. Öncelikle sömürge yönetimi altındaki bölgelerde yaşayan nüfus içinde etnik, din ve dil açılardan farklı, tarihleri ve kimlikleri birbirinden ayrı gruplar meydana getirildi. Diğer yandan sömürgeci devletin dili, dini ve kültürü birleştirici bir unsur olarak sunuldu. Okullarda sürekli bu özellikler birleştirici ve kuşatıcı unsurlar olarak sunuldu. Bir süre sonra da, insanlar bu durumu kabullenir hale geldiler. Kendi temel özellikleriyle değil, Batının değerleriyle birbirlerine bağlanır oldular. Bir bakıma herkesi kuşatıcı bir üst kimlik oluşturulmuş oldu. Sömürge eğitiminden geçen bölge insanları, yeni kimliklerini kabullenmeleri oranında çeşitli iş imkânları buldular. Yönetim kadrolarına kadar yükseldiler. Avukat, doktor, gazeteci oldular. Afrika ve Asyadaki sömürge toplumlarında, sömürgeci efendilerine sadakatle bağlı yeni bir orta sınıf işte böyle, başarıyla oluşturulmuş oldu.
DR. VELİ SIRIM |
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Pazar, Şubat 5, 2006 - BİR GELİŞMİŞLİK SORUNU OLARAK YOKSULLUK
Dünyamızı incelediğimizde özellikle bazı ülkelerin çok zengin, bazılarının da çok fakir olduğunu üzülerek görmekteyiz. Bir gelişmişlik sorunu olarak incelediğimizde yoksulluk ülke bazında daha çok güney ülkelerinde karşımıza çıkmaktadır. Fakat bununla birlikte zengin olan kuzey ülkelerinde de yoksulluk ve açlık sınırında yaşayan, evsiz insanlar görmek mümkündür. Kalkınmanın temel amacı yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Öyleyse hangi nedenlerden dolayı ileri teknolojilere sahip ve gelişmiş ülkelerde de yoksulluk hiç de azımsanmayacak orandadır. Bu sorunun cevabı birazda vergilendirme politikaları ve geşilmişliğin makro ekonomilere etkisinden geçmektedir. Zira makro ekonominin ve vergilendirmenin baş aktörleri iş yerleri ve büyük ölçekli işletmelerdir. Yani diğer adıyla istihdam’dır.
Aslında istihdamın yeterli ölçüde gelişmediği ülkelerde karşımıza çıkan sürdürülemeyen geçim imkânları ve bununla mücadele yoksullukla mücadele de son derece önemli bir yer işgal etmektedir.
Birleşmiş Milletlerin Yolsuzlukla Mücadelede İstihdam Yaratma Stratejilerini 1 incelediğimizde karşımıza şunlar çıkar;
Üretken istihdam ve sürdürülebilir geçim olanakları için yeterli fırsatlar yaratmak her toplumda en önemli ve en zor görevlerden birisidir. Tecrübeler etkin bir ulusal istihdam stratejisinin temel unsurlarının şunları içermesi gerektiğini göstermektedir.
◦Eğitim ve beceriler - Çok hızlı bir şekilde değişen global ekonomide rekabet etmek için her ülke eğitime, öğretime ve halkın beceri ve yeteneklerinin geliştirilmesine ağırlıklı bir şekilde yatırım yapmak zorundadır.
◦Güçlü ve olanakları çok bir çevre- Yeni istihdam olanaklarının çoğu özel sektör tarafından meydana getirilmektedir. Ancak adil ve istikrarlı makro-ekonomik politikalar, adil bir yasal çerçeve, yeterli fiziki altyapı ve özel yatırımlar için uygun bir teşvik sistemi de dâhil olmak üzere devlet güçlü ve olanakları çok bir ortam yaratmazsa piyasalar verimli bir şekilde çalışamaz.
◦Varlıklara erişim- Fiziki varlıkların (toprak) daha adil bir şekilde dağılımı ve üretim araçlarına (kredi ve bilgi) daha iyi koşullarda erişim sürdürülebilir bir geçim düzeyinin sağlanması için son derece gereklidir.
◦Emek-yoğun teknolojiler- Gelişmekte Olan Ülkeler üretim faktörlerini en verimli bir şekilde kullanmak ve bol miktarda sahip oldukları emek dolayısıyla elde ettikleri karşılaştırmalı üstünlükten yararlanmak zorundadırlar.
◦Kamu iş ve istihdam programları- Özel piyasaların, belirli bölgelerde ve yılın belirli zamanlarında, yeterli iş ve istihdam olanakları üretmede sürekli olarak başarısız olması halinde insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için devletin kamu iş istihdam programları yoluyla istihdam yaratması gerekli olabilir.
◦Dezavantajlı gruplar- Piyasalar, kadın veya etnik gruplar gibi belirli gruplara karşı ayrımcılık yapmak eğilimine girerse devletin hedefe yönelik müdahaleleri veya olumlu eylemleri içeren programları gündeme getirmesi gerekebilir. İş-paylaşımı- “İşsizliğin artması” olayının gündeme gelmesi ile birlikte iş kavramının yeniden gözden geçirilmesi ve iş-paylaşım gibi yenilikçi ve esnek düzenlemelerin dikkate alınması gerekli olmaktadır.
Bu bilgiler ışığında aynı zamanda görmekteyiz ki hızla globalleşen dünyada küçük esnaf ve küçük işletmeler hızla yok olmakta. Yani dünya çok hızlı bir şekilde devlet kadar güçlü şirketler ve çok büyük bir güce sahip olan çok uluslu şirketlerle tanışmaktadır. Bu şirketlerle rekabetin imkânsızlaştığı dünyada küçük işletmeler birleşerek (şirket evlilikleri) mücadele etmeye gayret etmektedirler. Bunu beceremeyen işletmelerde bu büyük şirketler tarafından satın alınmaktadır.
Bu durumda da kesinlikle Globalleşmenin Gelir Dağılımı Ve Yoksulluk Üzerindeki Olumsuz Etkilerini 2 incelememiz gerekmektedir. Burada özellikle Yoksul ülkelere daha fazla fırsat nasıl sağlanabilir? Global bütünleşmenin ortaya çıkardığı yararların daha eşit bir şekilde paylaştırılması nasıl sağlanabilir? Sorularına cevaplar bulmalıyız. Bu konudaki ilk sorumluluk, dünya piyasalarını yönlendirmek için güvene sahip olmayan ancak ortaya çıkacak zararları aza indirmek, fırsatları ise azamileştirmek gücüne sahip olan ulusal devletlere aittir. Yoksulluğun azaltılması ve yoksulların güçlendirilmesine yönelik politikalar globalleşen dünyada ulusları güçlendirme stratejilerinin bir parçası olabilir. Bu stratejinin bazı temel politika opsiyonları;
1.Ticareti ve sermaye alımlarını daha dikkatli bir şekilde yönetmek. Ulusal hükümetler, liberalleşme politikalarını benimsedikleri zaman daha fazla takdir yetkisi kullanırlar. Global pazara seçici bir yaklaşım, potansiyel açıdan uygun durumdaki sanayiler için performansa dayalı korumacılık uygulamaları, belirli endüstrilere yapılan müdahaleler ve yabancı dolaysız sermaye yatırımlarının yönetimi ile ilgili kısıtlamalarla birlikte birçok Doğu Asya ekonomisi örneğini takip eder.
2. Yoksul kişilere yatırım yapmak. Globalleşme bu konuyu daha da acil bir hale getirmektedir. Yeni teknolojilerin hızlı yayılması üst düzeydeki insanî sermayeye ve daha fazla esnek beceri setine sahip kişilere ödenen ücretleri artırmaktadır. Gerekli eğitimi almayanlar daha da geride kalacaklardır.
3. Küçük işletmeleri teşvik etmek. Globalleşen dünyada yoksulluğu azaltmaya yönelik yolların en önemlilerden birisi büyük firmalara göre daha fazla emek-yoğun olan ve yoksulların yararlandığı yeni işlerin büyük bir kısmını sağlayan mikro-işletmeler ile küçük ve orta boy işletmelerin geliştirilmesi ve teşvik edilmesi yoludur. Büyük işletmelere taşeronluk yaparak ve resmi sektör ile resmi olmayan sektörler arasında köprü görevi görerek, bu firmalar, sabit maliyetleri ve esnekliği artırmak suretiyle rekabet gücünü yükseltirler. Bu tip bağlantılar Japonya’da ve O’nun Asyalı komşularının bazısında etkin bir şekilde işlemektedir. Ancak bu bağlantılar, büyük firmaların küçük firmalar ile bağlantı oluşturmalarını çok az teşvik eden korumacılık mirası nedeniyle Afrika ve Latin Amerika’da daha az yaygındır. İhracat yapabilen küçük işletmeler bu sıçramayı yapabilmeleri için desteklenmelidirler. Aksi takdirde üretim daha büyük ve daha az emek-yoğun firmaların tahakkümü altına girer. Bu nedenle ithalat nedeniyle olumsuz etkilenebilecek durumda olan küçük işletmeler geçici korunmayı hak edebilir.
4. Yeni teknolojileri kullanmak. Başka yerlerde geliştirilen emekten tasarruf eden teknolojiler ile üst düzeyde beceri gerektiren teknolojiler Gelişmekte Olan Ülkeler için uygun olmayabilir. Hayati öneme sahip teknolojik değişiklikler her zaman iki ucu keskin kılıç gibidirler ve bunların yoksulluğun azaltılması ile ilişkileri karmaşıktır ve pek de iyi anlaşılamamaktadır. Teknolojiye yapılan yatırımlardan elde edilen yararlar beşeri sermayeyi geliştiren ve küçük işletmeleri teşvik eden güçlü politikalar ile desteklenirlerse azamileştirilebilir.
5. Yoksulluğu azaltmak ve güvenlik ağı oluşturmak. Globalleşme gelir dağılımında eşitsizliği artıracak şekilde ortaya çıkan fırsat ve faydaları yeniden dağıtır. Yoksulluğu azaltmaya ve gelir dağılımında eşitsizliği kabul edebilir bir düzeye getirmeye çalışan politikalar globalleşme sonucu ortaya çıkan karışıklıklara mukabele eder.
6. Yönetimi iyileştirmek. Globalleşme genellikle ulus devletlerin etkisini zayıflatır. Ancak birçok durumda ortaya çıkardığı faydaların semeresini toplamalarında insanlara yardımcı olmak ve maliyetlerini azaltmak için daha güçlü bir devlete duyulan gereksinimi artırır. Daha iyi bir yönetim yalnızca hukuk devleti ilkesini hayata geçirmek ve uluslararası örgütlü suçlara karşı korumak için değil; bunun yanı sıra, sosyal ve iktisadi alt yapıyı geliştirmek için de son derece gereklidir.
Birleşmiş milletlerin ortaya koyduğu bu yukarıdaki politikalar maalesef devletler için geçerlidir. Hâlbuki dünya üzerindeki ekonomik gelişmeler göstermektedir ki ticaret alanında devletler gittikçe devre dışı kalmaktadır. Zira devletler bir taraftan etnik ve diğer gruplar tarafından yapılan daha fazla özerklik yönündeki baskılara karşı direnmektedirler. Öte yandan yerel nüfusu pek fazla kâle almayan çok uluslu şirketler tarafından bertaraf edilmektedirler. Öyleyse globalleşmenin yoksulluğa olumsuz etkilerini azaltmak için bir ikincil stratejiler önerisi hazırlanmalıdır. Özellikle dünya çapında bütünleşen gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkeleri tabir yerindeyse silip süpürmektedir. Globalleşmenin ortaya çıkardığı fırsatlardan yararlanmak için en yoksul konumda olan Gelişmekte Olan Ülkeler’in şunlara gereksinimleri vardır:
1- Yoksulluğun azaltılmasını daha fazla destekleyen bir makro-ekonomik siyasi ortam.
2- Global ticaret için daha adil bir kurumsal ortam.
3- Yoksulluğun azaltılmasına yol açan bir büyümeyi teşvik etmek için çok uluslu şirketlerle işbirliği yapılması.
4- Ölümüne yarışı durdurmaya yönelik eylemler.
5- Global düzeyde teknolojik öncelikler için seçici bir desteğin sağlanması.
6- Global düzeyde borçlanma ile ilgili eylemler.
7- Yoksul ülkelerin daha iyi bir finansman imkânına kavuşmaları.
Bu şartlar sağlandığı takdirde büyük oranda yoksulluk azaltılmış olur kanaati taşınmaktadır. Bu yukarıda saydıklarımız tamamen gelişmişlik sorunu olarak karşımıza çıkan ve ülke bazında makro oranda yoksulluk ile mücadeleyi sağlayan stratejilerdir.
Birde doğal olarak bunun ikinci kademesi gereklidir. Yani mikro oranda yoksullukla mücadele. Bunun şartlarının başında fert merkezli mücadele yatar ki bu mevcut gelişmiş ülkelerde yapılması gereken fakat tam anlamıyla yapılamayan bir sorundur. Örneğin Deutsche Welle 3 2004 yılında yaptığı bir haberde şöyle demektedir: “Almanya'da sosyal sistemde atılan geri adımlar, yoksulluğun artışına neden oluyor. Resmi verilere göre her yedi Almandan biri yoksul tanımlamasına giriyor…” bu haberin altında 2002 yılında Alman istatistik Dairesi’nin yayınladığı “Hane Halkı İstatistikleri Raporu"nun özetine de değinen DW Yoksulların oranı da bir yıl öncesine göre yarım puan artarak % 13,1 oldu. Uzmanlar 2002 yılından bu yana gelirlerde düşmenin devam ettiğini, batıdaki hanelerin yüzde yedisi, doğuda ise yüzde 11’inin borçla yaşadığını belirtiyorlar. Bu rakamların kişilere uygulanması daha dramatik sonuçlara yol açıyor. Demektedir.
Başka bir gelişmiş ülkeye İsviçre’ye bakacak olursak SNC 4 isimli kuruluş İsviçre'de 750 bin kişiyi doğrudan ilgilendiren bir kavram olan "Working Poors" kavramından yani Çalışan yoksullar kavramından bahsetmektedir. İsviçre İstatistik Dairesi’nin verdiği bilgiye göre, geçtiğimiz yıl yaşları 20 ile 59 arasında olan çalışan nüfusun yüzde 7,4’ü yoksulluk sınırının altında kaldı. Yoksulluğun çalışmamaktan kaynaklandığı şeklindeki yaygın görüş, çalıştıkları halde yoksulaşanların giderek artmasıyla günlük hayatta giderek terk ediliyor. Zira böyle düşünenler arasında da, çalıştıkları halde yoksul olduklarını fark edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Araştırmalar, resmi işsizlik rakamlarının, yoksullaşmayla doğrudan bir ilintisinin olmadığını gösteriyor, zira insanlar çalıştıkları halde yoksul olabiliyorlar.
Bu örnekler göstermektedir ki ülke bazında gelişmiş ve zenginleşmiş gözüken ülkelerde de yoksulluk birey bazında büyük sorun olmaktadır. Bu noktada sosyal devlet ve sivil toplumun rolü artmaktadır.
Peki, Türkiye’nin konumu nedir?
Fraser Institute tarafından 1996 yılında yayınlanan araştırmada 5, Türkiye ekonomik özgürlük sıralamasında 103 ülke arasında 70. sırada ve “kısmen özgür” ülkeler kategorisinde yer alıyor. Ülkemizde özellikle 1980 sonrasında ekonomide serbestleşme yönünde önemli adımlar atıldığı, ancak bunun yeterli olmadığı biliniyor. Türkiye’de bugün serbest piyasa ekonomisinin temel kural ve kurumlarının yeterince oluşturulmadığını söylemek mümkündür. Fraser Institute adlı kuruluşun raporuna göre Türkiye 1980–1994 yılları arasında dünyada ekonomide serbestleşme yönünde en hızlı adım atan ilk on beş ülke arasında yer alıyor. Türkiye’de dışa açılma ve ekonomide serbestleşme süreci ile birlikte ekonomik refah düzeyinde artış görülüyor. Halen ülkemizde kişi başına GSYİH 3000 dolar düzeyinde. Kişi başına milli geliri 20.000 doların üzerine çıkan ülkelerle kıyaslandığında Türkiye’de ekonomik refah düzeyinin yetersiz olduğu görülebiliyor. Türkiye, Dünya Bankası tarafından ekonomik refah düzeyi yönünden yapılan sınıflandırmada halen “orta gelirli ülkeler” arasında yer alıyor.
Bu verilerden yola çıkarak sivil toplum anlamında bizlerin daha iyi projelerle en azından bireysel bazda yoksulluğu azaltıcı önlemler almamız gerekmektedir.
Dipnotlar:
1- United Nations Development Program, Human Development Report, 1994, s.20.
2- UNDP, Human Development Report, 1997, Oxford, Oxford University Press, 1998, s.89.
3- http://www2.dw-world.de/turkish/panorama/1.96484.1.html
4- http://www.sncweb.ch/turkisch/dosya/working-poor.htm
5 - James Gwartney, Robert Lawson and Walter Block, Economic Freedom of the World, 1975-1995. Canada: The Fraser Institute, 1996.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Cuma, Şubat 3, 2006 - PAKİSTAN-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ VE GELECEĞİ
Türkiye’nin nadir gerçek dostlarından biri olan Pakistan, teröre karşı savaş ilan eden ABD’nin yanında kararlı bir şekilde yer almış olmasından dolayı batı ülkelerince güvenilir bir müttefik olarak kabul edilirken, bu tutumuyla hem içte hem de dışarıda sorunlarla karşılaşıyor. Problemlerle dolu bir coğrafyada yer alan Pakistan İslam Cumhuriyeti 150 milyonluk nüfusu,Hindistan ile olan ilişkileri,Afganistan’a komşuluğu ve bünyesindeki azınlıkların getirdiği sorunların yanı sıra, köktendinci örgütlerin varlığı gibi nedenlerle,iç ve dış politikasını özenle yürütme durumundadır. Pakistan’nın kurucusu Muhammed Ali Cinnah,devletin kuruluş aşamasında, demokrasi, sosyal adalet ve azınlık hakları gibi kavramları tanımlarken ,kuruluş kökeni Müslüman kimliğe dayanan Pakistan’ın hüviyetindeki çağdaş rasyonalite ile Müslümanlık sentezini yakalamasını öngörüyordu. Bu bağlamda ,Atatürk’ün ,kuruluş süreçlerindeki Pakistan ve Afganistan gibi Ortadoğu’nun daha doğusundaki ülkelerdeki karizmatik etkisi ve bu ülkelerde laik Türkiye’nin çağdaşlaşmayı yakalamasındaki başarıya gösterilen ilgiyi izleyen Cinnah’ın da belirli ölçülerde Türkiye’den etkilenmiş olması olasıdır. Ancak Pakistan’nın kurulmasındaki ana unsur ve kimlik olan Müslümanlık, geçmişten bu yana bir yaşam biçimi olarak süregeldiğinden, kuruluş dönemlerinde Pakistan’da Türkiye’deki laiklik anlamındaki bir uygulamanın yerleşmesi ve buna dayanan bir anayasal sistemin kurulmasını söz konusu etmek zor oluyordu. Esasen Pakistan ve Hindistan’ın kuruluş yıllarında Cinnah tarafından ortaya atılmış olan, azınlıkların Pakistan’da güven ve rahatlıkla yaşayabileceği fikri sonradan her iki ülkede görülen Hindu-Müslüman çatışmaları nedeniyle geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiş olduğundan,Türkiye’ye benzer bir laik devlet modelinin oluşturulamayacağı kendisini belli etmişti. Kuruluşundan sonra geçen zaman sürecinde bir yandan İslami temele dayanan radikal milliyetçilik akımları yumuşarken ,Pakistan’ın resmi devlet politikasında İslami esaslara daha da önem verilmekte olduğunu söyleyebiliriz. Çeşitli siyasal iktidarlar ve darbelerle geçen ,ama bu süreçte Türkiye ile her konuda son derece dostane ve sıkı ilişkilerde olan Pakistan’da ,gene bir askeri yönetim kontrolünde,12 Ekim 1999’da, Türk modeline benzetilen bir Ulusal Güvenlik Konseyinin başına geçen General Perviz Müşerref’le Pakistan’nın ,özellikle 11 Eylül’den sonraki dış politika yaklaşımlarının daha hareketli bir hale geldiğini söyleyebiliriz.Yönetim ve dış ilişkilerde özellikle Hindistan’la savaşa kadar varan ilişkilerinde çok boyutlu sorunları olan Pakistan, daha önceleri dominyonu olduğu İngiltere ve sonradan çeşitli savunma paktlarıyla oldukça yakınlaştığı ABD ile olan bütün sıkı ilişkilerine rağmen, batı tarzı bir demokrasiye geçme konusuna kuruluşundaki baskın dini kimliği nedeniyle sıcak bakmamıştır. Türkiye’ye ve Türklere çok yakın olan Pakistan’ın bu dostluğunun en somut temsilcilerinden olan ve orta okul eğitimini Türkiye’de tamamlamış bulunan General Müşerref’in, Atatürk ve Türkiye hayranlıklarına rağmen, kendisine “Türkiye’yi bir model olarak almayı düşünür müsünüz?” diye sorulduğunda, ülkesinin yukarıda değinilen geleneksel politika çizgisinde “ Hayır, Türkiye bizim için bir kardeş ülkedir, ancak model olamaz” demiştir. Türkiye ile ilişkilerine özel bir önem veren ve son olarak 20 Ocak 2004 tarihinde geldiği Türkiye’de bu ilişkilerin boyutlarını büyütmeye çalışan General Müşerref’in ziyaretiyle özellikle askeri ilişkilerde ciddi denebilecek yeni temeller atılmıştır. Bu bağlamda,bazı askeri araç ve gereçlerin müşterek üretimi konularında ve özellikle Yunanistan’ın son yıllarda elde etmiş olduğu füze kapasitesine karşılık Türkiye’nin daha çeşitli ve geliştirilmiş platformlar arayışında Pakistan ile işbirliği özel bir önem kazanmış gibi gözükmektedir. Ciddi bir askeri güce sahip olma zorunluluğunu duyan Pakistan,bunu silah temini bağlamında özellikle kendi iç kaynakları yoluyla sağlamaya özen göstermektedir. Nükleer güce sahip tek Müslüman ülke olan Pakistan,Hindistan’ın gücüne karşı esnek mukabeleyle karşılık verme durumunda olduğundan, nükleer teknolojisinin yanı sıra, bunu taşıyabilecek platformlar elde etmeği de başarmıştır.Halen likit yakıtla çalışan 1.500 km. menzilli GHAURI-I ,1.900 km. menzilli GHAURI-II ve 2.500 km .menzilli GHAURI – III ün yanı sıra daha kısa menzilli SHAHEEN ve GHAZNAVI balistik füze sistemlerine sahiptir.Ayrıca yeni geliştirmeye başladığı söylenen 4,000 km menzilli TIPU sistemi de dikkat çekiyor. Pakistan’ın,Türkiye’nin uzun süredir temine çalıştığı ana muharebe tankı konusunda 1988’lerde geliştirmeye başladığı 125 mm topa sahip ve Çin teknolojisi orijinli Al Khalid MBT-2000 tankı ile olası bir işbirliğine gidebileceği de bir seçenek olarak söz konusu edilmekte. Ulusal silah sanayimizi geliştirmede Pakistan gibi güvenilir bir dostla işbirliği yapmak,yarın hangi kötü art niyetlerle, ne yapacakları belli olmayan klasik silah temin kaynaklarımızdan, her halde daha akla yatkın oluyor. Askeri ilişkilerin yanı sıra uluslararası terörizmle ,organize suç örgütleriyle mücadelede ve bankacılık ile sağlık konularında da işbirliği anlaşmaları imzalanmıştır. Beraber yürütülen siyasal yaklaşım ve sonuçların bir belirtisi olarak,batı ülkelerinde son zamanlarda yerleşmeye başlayan ve bazı Ortadoğu ülkelerinde çoğalmakta olan radikal grupların bıraktıkları kötü etkinin “Pakistan ve Türkiye’nin” olumlu etkinliği ile silineceğine değinen General Müşerref ,gene ortak bir çizgide ve dayanışma ile İslam Konferansı Örgütü(İKÖ) platformunda da bu konuda girişimlerde bulunulacağını beyan etmişti. Bu konudaki niyetinde kararlı olduğunun bir kanıtı olarak, Pakistan’nın İKÖ’de Türkiye’yi destekleyerek Genel Sekreterliğe ilk defa bir Türk’ün seçilmesinde yardımcı olması, Pakistan’ın her zamanki kardeşçe dostluğunun bir göstergesidir. Ayrıca yine Pakistan’ın, Türkiye’nin PKK terörüne karşı savaşını desteklemiş olmasının yanı sıra, Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti kurulmasındaki karşıt politikalarının da Türkiye’yi tam bir dayanışmayla desteklediğini kanıtlamaktadır. Yine bu bağlamda,Ankara’nın ABD tarafından yönlendirilerek Pakistan’ın İsrail ile ilişkilerinin normal düzeye getirilmesinde aracı olmasının istenmesi ,Batı ülkelerince Pakistan-Türkiye ilişkilerine verilen önemi ortaya koymaktadır. Pakistan’nın ,Türkiye’nin Kıbrıs benzeri sorunu olarak süregelen Keşmir meselesi ,Birleşmiş Milletlerin çıkardığı ve Hindistan’ın Keşmir’in 2/3 ünü işgal altında tutmasını kınayan kararına rağmen hala düzlüğe çıkamamıştır. Halkının %80’ni Müslüman olmasına rağmen, Hindistan tarafından işgal edilmiş Keşmir’in yarattığı sıkıntı, Hindistan ve Pakistan’ı savaşa sürüklediği gibi karşılıklı nükleer güç geliştirme çabalarının da ana kaynağı olmuştur. Ancak son günlerde yabancı basında İran-Hindistan ve Pakistan’ın 3 milyar dolara çıkacağı söylenen 2500 km’lik bir doğalgaz boru hattında işbirliği yapma olasılıkları söyleniyor. Ayrıca Asya Kalkınma Bankası’nın liderliğindeki Türkmenistan-Afganistan-Pakistan gaz boru hattı projesine Hindistan’ında katılabileceği yönünde olasılıklar belirmiş durumda. Bu olgular Pakistan-Hindistan dış politikalarının özellikle batı ülkelerce yumuşatılma çabalarının bir anlamda meyvesini vermeye başladığının işaretleri gibi gözüküyor. Ne var ki son günlerde ABD’de özellikle demokrat kanadın, Pakistan’nın nükleer gücüne olan güvensizliğinin de giderek arttığı söylenmekte. Demokrat Parti adayı John Kerry’nin Pakistan’ı nükleer güç elde ederken ABD’yi yanılttığı ve bununla ilgili sorumluluklarını yerine getirmediğine dair söylemleri de ,eğer Kerry Başkan seçilirse Pakistan’ı güç günlerin beklediğine işaret olarak gösterilebilir. Ancak, 11 Eylül’den sonra Pakistan’ın ABD ile terörizme karşı mücadeledeki işbirliği çabalarındaki samimiyeti ve Amerikan askeri güçleri ile FBI’a Pakistan’da sağlanan kolaylıkların yanı sıra ,şimdiki ABD Hükümeti’nin Pakistan’la her zaman iyi ilişkilere muhtaç olduğu gerçekleri göz önüne alınarak, eğer iş başına gelirlerse, Demokratların da kurumsal ABD dış politikasının geleneksel ana hatları gereği zorunlu olarak Pakistan’a karşı olan sert tutumlarını değiştirmelerini bekleyebiliriz. Bütün bu özellikler göz önüne alındığında, Pakistan’ın Orta Asya’ya ve Afganistan’a açılan kapılarından biri olması özelliği ile arz ettiği stratejik konumu ve ABD’ye verdiği lojistik askeri destekler nedenleriyle daha uzun süre ABD dış politikasının terörizme karşı savaşta, askeri bağlamda en önemli kilit noktalarından biri olacağı sonucuna varılıyor.
(Ali KÜLEBİ)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Cuma, Ocak 27, 2006 - Japonya’nın Orta Doğu Politikası ve Türkiye
Türkiye ile Japonya arasında yüzyılı aşkın süredir dostluk ilişkileri bulunmasına rağmen ilişkiler istenilen düzeyden çok uzaktır. Bu uzun süreçte Japonya’dan Türkiye’ye başbakanlık düzeyinde sadece 2 ziyaret gerçekleşmiştir. Toshiki Kaifu’nun 1990’da, “Körfez Savaşı” sırasında yaptığı ziyaretten tam 15 yıl sonra en popüler Başbakan Junichiro Koizumi, Kurban Bayramı’nda Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Koizumi’nin, İsrail Başbakanı Ariel Şaron ile Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ı da ziyaret ederek, 3’lü bir zirve düzenleyeceği duyurulmuştu. Ancak, Şaron’un hastalığı dolayısıyla, İsrail ve Filistin ziyareti gerçekleşemedi. Koizumi’nin Türkiye’deki kuş gribi vakasının yaratabileceği sağlık tehlikesine aldırmadan Türkiye’ye gelmesi söz konusu ziyaretin önemini göstermektedir. Aynı zamanda bu ziyaret, diğer ülkelerin kuş gribi vakasından dolayı Türkiye’ye gelmeme çağrısına karşı bir destek niteliğindedir.
Japonya’nın Orta Doğu Politikası
Japonya, Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından Orta Doğu’ya yönelik diplomasi faaliyetlerini artırdı. Bu ilgi, 1990 sonrasında özellikle 11 Eylül ve Irak Savaşı’yla birlikte Orta Doğu’ya yönelik oluşturulan politikalarla yeniden şekillenmeye başladı. Bu ilginin sebebi Japonya’nın petrol ihtiyacının yüzde 78’ini Orta Doğu’dan karşılamasıdır. Japonya, Orta Doğu petrollerinin uzun dönemli kesintisiz akışının sağlanması için bölgede barış ve istikrara, diğer sanayileşmiş devletlerden daha çok ihtiyaç duymaktadır. Japonya hükümetinin uzun yıllar İsrail-Filistin meselesinde dengeli bir politika izlemesinin sebebi de budur. Özellikle Filistin’e ekonomik yardım sağlayarak (şimdiye kadar 800 milyon dolar) bölgede iyi bir imaj yaratmaya çalışmıştır. Daha önce Orta Doğu Barış Süreci’ne uzak kalan Japonya, son yıllarda bu sürecin sağlıklı yürümesine katkıda bulunmaya çalışmaktadır. Bu şekilde bölgede daha etkin bir rol üstlenmek istemektedir.
Diğer yandan Soğuk Savaş sonrası Japonya, “ekonomik dev” olma yolundan “siyasal anlamda etkili” olma, yani normal ülke olma dönüşümünü tamamlamak için Orta Doğu ülkeleri dâhil birçok ülkenin desteğine ihtiyaç duymuştur. Bunun somut adımları anayasanın dokuzuncu maddesini değiştirme ve BM Güvenlik Konseyi daimi üyeliğini elde etme çabasıdır. Bu bağlamda Afganistan askerî müdahalesinde ve Irak Savaşı’nda Japonya, ABD’ye ekonomi ve güvenlik alanında büyük destek sağlamıştır; Japonya Öz Savunma Kuvvetleri (SDF), Hint Okyanusu’nda Afganistan müdahalesine destek verirken, savaş sonrası Irak’ın güvenliği ve yeniden yapılanması için 600 askerini Irak’a göndermiştir.
2003 yılı Mayıs ayında Koizumi, Orta Doğu ülkelerini ziyaret etmiş ve bölgeye yönelik politikasını açıklamıştır:
Arap ülkeleriyle iş birliği çerçevesinde Irak’a yeniden yapılanma ve insani amaçlı yardımda bulunmak, Orta Doğu Barış Süreci’nde daha aktif rol almak, Arap ülkeleriyle diyaloğu güçlendirmek.
Japonya, İsrail ile Filistin’i ‘yol haritasını’ izlemeye çağırırken Filistinlilere insani yardımda bulunmakta, bağımsız Filistin Devleti’nin kurulması için reformları desteklemektedir. Japonya için stratejik öneme sahip olan Körfez ülkeleri ile ilişkileri derinleştirmek amacıyla Japon-Arap Diyalog Forumu kurulmuştur. Bu politikalara ulaşmada Japonya’nın en önemli aracı Dış Kalkınma Yardımları’dır (ODA). 1972’den bu yana Arap ülkeleri bu yardımlardan gittikçe artan oranda yararlanmaktadırlar. Japonya bölgenin ekonomik hayatında aktif rol oynamakta, bu bağlamda Orta Doğu ülkelerinden İran ile önemli ticari ortaklığı bulunmaktadır.
Japonya Orta Doğu’da istikrarı, hem içe hem dışa yönelik politik, ekonomik ve stratejik boyutu olan bir “güvenlik” problemi olarak algılamaktadır. Nitekim Orta Doğu’da istikrarsızlığı doğuran olaylar, petrol akışının kesintiye uğramasına yol açarak Japon ekonomisine büyük zarar verebilir. Enerji darlığının yaşanması, ülkede ekonomik faaliyetlerin yavaşlamasına ve dolayısıyla istihdamın azalmasına yol açacağı gibi, Japonya’nın dünya ekonomisindeki gücüne de darbe vurabilir. Bu tehlikeyi engellemek için son dönemde, uluslararası arenadaki siyasi etkinliğini artırmaya çalışan Japonya, anayasanın dokuzuncu maddesinde değişiklikler yaparak özellikle Orta Doğu gibi hayati çıkar sağladığı bölgelerde meydana gelen istikrarsız durumların giderilmesi ve barışın sağlanması için çaba göstermektedir.
ABD’nin Asya-Pasifik’teki en güvenilir müttefiki olan Japonya, Orta Doğu’nun istikrarında Washington ile hem fikirdir. Buna karşın enerji uğruna ABD’nin küresel ve bölgesel çıkarlarına aykırı olan bazı bölge ülkeleri ile geliştirilen ilişkiler, Washington’u rahatsız etmektedir. Yani Tokyo hükümetinin Orta Doğu politikası ikilem içindedir. Ancak Orta Doğu bölgesi ile tarih, coğrafya, kültür ve dinî bağları olan Türkiye ile işbirliği yapması bölgede karşılaşılacak riskleri düşük seviyeye indirebilmektedir. Tokyo, Orta Doğu politikasını sürdürebilmek için Ankara ile işbirliği yapmak istiyor. Özellikle 2006 yılı Mayıs ayında ABD’nin en yakın müttefikleri İngiltere ve Avustralya’nın Irak’tan ordularını çekmeleriyle Japonya’nın da birliklerini geri çekmesi söz konusu olacaktır. Japonya böyle bir durumda Orta Doğu’daki çıkarlarını korumak için Türkiye ile işbirliğine daha çok ihtiyaç duyacaktır.
Türkiye Japonya İçin Önemli
2003 yılından itibaren uluslararası konjonktürel değişime karşı Japonya, milli çıkarlarını gözeterek stratejik politikasını ortaya koymuştu. Japonya’nın temel meselesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra biçimlendirilen siyasî statüsünü değiştirmektir. Başbakan Koizumi’nin bu girişimleri ve Yasukuni Tapınağı’nı düzenli bir şekilde ziyareti Güney Kore ve Çin gibi Asya ülkelerini öfkelendirmiş, bu girişim Japon militarist düşüncenin canlanması olarak algılanmıştır. Japonya’nın bölge ülkeleriyle gergin günleri başlamıştır. 2005 yılı sonundaki seçimlerde başarılı olan Koizumi, kabinesinde değişikliklere giderek kararlı bir dış politika izlemeye başlamıştır. 2006 yılının ilk haftasından itibaren Dışişleri Bakanı, Asya ülkelerine bir dizi gezi düzenlerken Koizumi, Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin temel amacı Orta Doğu Barış Süreci ve Irak’ın yeniden yapılandırılmasıdır. Bunun yanında kuş gribine karşı destek sözü veren Koizumi, aynı zamanda KKTC’ye ekonomik ambargo uygulamadığını belirtmiş, PKK’nın Japonya’daki büroları hakkında iki tarafın oluşturacağı bir heyetle görüşmelerin başlayabileceğini gündeme getirmiştir. Başbakan Erdoğan da Koizumi’nin ziyaretinden önce Japon gazetesi Nikkei Shimbun’a verdiği demeçte, “Türkiye, Japonya’nın Avrasya’ya açılması için önemli fırsatlar sunabilir. Ortak çabalarımızın Asya’nın iki yakasında ihtiyaç duyulan ekonomik ve siyasi istikrara katkıda bulunacağına inanıyor, bunun için Japonya ile işbirliğini önemsiyor ve arzuluyoruz” demiştir. Koizumi, Orta Doğu Barış Süreci’nin devamı ve Irak’ın yeniden yapılandırılması konusundaki işbirliği hakkında Türkiye’ye samimiyetini bildirerek, BM’nin yeniden şekillendirmesi yani Japonya’nın BM Güvenlik Konseyi daimi üyeliği girişimi hakkında da nabzını yoklamıştır. Buna karşılık Türkiye, Japonya’nın ikili ekonomik işbirliğini arttırma ve turizm alanında önemli destek aramıştır. Yani tarihsel ve psikolojik anlaşmazlığı olmayan aksine birbirine sempatik bakan iki ülke arasında birçok alanda işbirliği yapabilme potansiyeli bulunmaktadır. Ancak bu potansiyelin nasıl değerlendirileceği ve karşılıklı çıkarların sabit ve devamlı bir şekilde sağlanması için ikili ilişkilerin hangi zemine oturtulacağı stratejik tercih sorunudur. Yani Türkiye’nin, Japonya’nın sermaye ve teknoloji desteğine ihtiyacı varken, ülkenin Orta Doğu’daki enerji çıkarını sağlayacak bir ortamı yaratması beklenebilir.
Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün 2003 yılı Aralık ayında, Başbakan Erdoğan’ın 2004 yılı Nisan ayında Japonya’ya gerçekleştirdikleri resmi ziyaretler iki ülke arasındaki geleneksel dostluk ilişkilerini yansıtacak şekilde sıcak ve dostane bir atmosferde cereyan etmiştir. Birçok alanda işbirliği yapılabileceği tekrarlanmıştır. Önemli bir gelişme olmamasına rağmen Koizumi, iade ziyaretini geciktirmemiş ve bazı önemli mesajlar vermeye alışmıştır.
Türkiye-Japonya ekonomik ilişkileri
Her şeye rağmen Türkiye’nin önem verdiği ekonomik-ticaret ilişkiler arzu ettiği gibi gelişmemiştir. Japonya, Türkiye’nin ithalatında on yedinci sırada yer alırken, ihracat yaptığı ilk 40 ülke arasında bulunmamaktadır. Türkiye-Japonya ekonomik ve ticari ilişkileri aslında birbirini tamamlayan niteliktedir. Ancak Japonya’nın ihtiyaç duyduğu malların çoğu Çin pazarında karşılandığı için Türkiye’nin Japonya ile olan ilişkisi değerlendirilememiştir. Dış ticarette açık 2002 yılında 1,3 milyar Dolar iken, 2003 yılında % 23 artarak 1,7 milyar Dolara yükselmiştir. Dünyanın üçüncü büyük pazarı olan Japonya ile ticaretimizde aleyhimize olan açık giderek artmaktadır. 2002 yılında Japonya’nın Türkiye’nin toplam ihracatı içindeki payı, % 0,8 iken, toplam ithalatı içindeki payı % 3,9’dur. Buna karşın Japonya’nın toplam ihracatı içinde Türkiye’nin payı % 0,35 iken, toplam ithalatı içindeki payı ancak % 0,07’dir. Fakat 2002 yılından başlayarak ihracat hacminde artış gözlenirken, ithalat hacminde düşüş gerçekleşmiştir. Türkiye’nin 2004 yılında Japonya’ya 190 milyon Dolarlık ihracatı, 2005 yılında 205 milyon Dolar’a yükselmiştir. Aynı yıllarda Türkiye’nin Japonya’ya ithalatı ise 268 milyon Dolar’dan 280 milyon Dolar’a çıkmıştır. Bu durum, iki ülke arasındaki resmi ve özel kuruluşların ticaret hacmini ve bunu kolaylaştıracak ortak yatırımları artırma yönünde daha fazla gayret sarf etmelerini gerektirmektedir. Japon pazarı iş adamlarımızca girişi zor bir pazar olarak kabul edilmektedir. Yatırımcıların çoğunun Japon iş dünyasını tanımak ve kendi firmalarını tanıtmak için harcamaları gereken zaman ve paradan kaçınmaları, Japonya’ya ihracatımızın artırılmasını güçleştirmektedir. Türkiye aleyhine olan dış ticaret dengesinin düzeltilmesi amacıyla ilgili kuruluşlarımızca yapılan çalışmalara karşın, aşağıda belirtilen etkenler Türk özel sektörünün Japon pazarına girmesini zorlaştıran etkenlerdir:
- Coğrafi uzaklık,
- Türk ürünlerinin Japonya’da tanınmaması,
- Türk ihracatçılarının Japon pazarının gerektirdiği yüksek kalite ve devamlılık standartlarına uygun mal sunamamaları,
- Türk iş adamlarının Japon iş, ticaret mevzuatı ve geleneğine yabancı olması,
- İhracatçılarımızın Japonya’daki dağıtım sisteminin gerektirdiği zamanda ve eksiksiz mal teslimi gibi şartlara uymakta zorlanmaları,
- Ürünlerin genelde deniz yoluyla gönderilebilmesi, bunun ortalama bir ay gibi bir süre alması ve bundan kaynaklanan sevkıyat sorunları,
- Japon piyasasına girmek için gerekli araştırma ve tanıtım faaliyetlerinin finansmanını üstlenebilecek firma sayısının azlığı.
Aleyhimize seyreden ikili ticarette dengeyi sağlamaya yönelik çalışmalar çerçevesinde yasal zemindeki eksikliklerin giderilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede Türkiye ile Japonya arasında 1930 ve 1955 yılları arasında imzalanmış olan 4 farklı ticaret anlaşmasının günümüz ihtiyaçlarını karşılayamadığı göz önüne alınarak yeni bir Ticaret Anlaşması akdedilmesi yönünde Japon tarafına öneride bulunulmuş ve bu çerçevede 2000 yılında bir anlaşma taslağı iletilmiştir. Ancak, söz konusu önerimize bugüne kadar bir yanıt alınamamıştır.
Dr. Nuraniye Hidayet EKREM |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|