EFRASYAP
• Cuma, August 8, 2008 - Yeni yayın dönemi
| yeni yayın dönemi şu an itibarı ile başlamış durumda, hepimize hayırlı olsun. |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Perşembe, Kasım 9, 2006 - MOSSAD'ın şok Kuzey Irak raporu!!!!
JÖNTÜRK'ten
bir bomba gibi haber daha... Evet JÖNTÜRK, İsrail İstihbarat
Teşkilatı'nın (MOSSAD) çok gizli kayıtlı Kuzey Irak raporunu ele
geçirdi. Raporda İsrail'in, 2004 yılından bu yana Kuzey Irak'taki Kürt
aşiretlere yönelik faaliyetleri tek tek anlatılırken Türkiye'nin Kandil
Dağı'ndaki PKK'lı teröristlere karşı girişebileceği bir operasyonun
Orta Doğu'da ABD ve İsrail'in çıkarlarına büyük zarar vereceği uyarısı
yapılıyor. MOSSAD'ın raporunda Türkiye'nin Kuzey Irak'a ilişkin
atabileceği adımların özellikle ABD tarafından engellenmesi gerektiği
vurgulanıyor. İşte detaylar:
Bir kere şunu belirtmekte yarar var: Rapor daha 1 aylık ve öyle "O görüşler eskidendi" dedirtmeyecek cinsten... İkincisi de rapor öz be öz "MOSSAD" çıkışlı... Bu kısa iki parantezden sonra şimdi de sözkonusu raporla ilgili detaylar... EVet
MOSSADın "çok gizli" kayıtlı raporunda Kuzey Irak'ta terör örgütü
PKK'nın varlığına karşı Türkiye ve İran'ın giriştiği ya da girişeceği
eylemlerin, Kürt kimliğine de bir saldırı anlamı taşıyacağının altı
çizilerek bununda ABD ve İsrail'in bölgedeki çıkarları arasından çok
"tehlikeli" sonuçlar doğuracağı ifade ediliyor. Raporda daha sonra, bu
tehlikeli sonuçlara yol açabilecek gelişmeler şu üç başlık altında
toplanıyor: 1) ABD,
Ankara'nın PKK konusundaki şikayetleri konusunda hâlâ ikna olmuş değil.
Washington'un bu tutumunda İran'a düzenlenecek olası bir saldırı epey
büyük rol oynuyor. Hem ABD hem de biz (İsrail yani), durum bu
safhadayken, Türkiye'nin İran'ı da yanına alarak Kuzey Irak'ta bir
operasyona girişmelerine izin veremeyiz. (Raporun bu bölümünde daha
sonra İran ile Türkiye arasında Kuzey Irak'a ilişkin yakınlaşmanın
örnekleri veriliyor.) 2)
Kuzey Irak'ta Türkiye ve İran'ın PKK'ya karşı kazanacakları bir zafer,
Hizbullah'ın tekrar dirilişine bile neden olabilir. Bunun arkasında da
zafer sarhoşu bir İran'ın Hizbullah'a Devrim Muhafızları aracılığıyla
vereceği destek çok büyük rol oynayacaktır kuşkusuz. 3)
-Bu maddeye özellikle dikkat. İnanılmaz önemli ve bağlayıcı ifadeler
var- İSRAİL, KUZEY IRAK'TAKİ POZİSYONU İTİBARIYLA TÜRKİYE'NİN PKK'YA
ASKERİ BİR OPERASYONA GİRİŞMESİNE KESİNLİKLE KARŞI. 2004 YILINDAN BU
YANA İSRAİL OLARAK KUZEY IRAK'TA PEŞMERGELERİN EĞİTİMİNDE (kÜRT ORDUSU
KURULMASINDA VE ANTİ-TERÖR TİMİ OLUŞTURMAKTA)ETKİN BİR ROL OYNADIĞIMIZ
GÖZÖNÜNE ALINDIĞINDA, TÜRKİYE'NİN ASKERİ BİR OPERASYONUNUN BUNA BÜYÜK
ZARAR VERECEĞİ KAÇINILMAZDIR. AYRICA BÖLGEDE OLUŞTURULAN BAZI DİNLEME
İSTASYONLARI DA BÖYLE BİR SALDIRIDAN BÜYÜK BİR ZARAR GÖRECEKTİR VE BU
DA İRAN'A YÖNELİK İZLEME OPERASYONUNU SEKTEYE UĞRATACAKTIR. Raporda
daha sonra, BBC'nin Kuzey Irak'ta peşmergelere yönelik eğitim veren bir
İsrailli güvenlik görevlisinin görüntülerinin yayınlandığı
hatırlatılarak, bunun büyük olasılıkla Türk istihbaratı tarafından
İngiliz Yayın Kuruluşu'na sızdırıldığı iddia ediliyor. Raporda buna
gerekçe olarak da, Türkiye'nin İsrail'in Kuzey Irak'taki etkinliğinden
duyduğu rahatsızlık gösteriliyor. Evet özetle Mossad'ın raporu böyle... ...Ve
bu rapor İsrail'in kuzey Irak'a yönelik olarak bugüne kadar sürdürdüğü
faaliyetlerin (Resmi olarak reddetseler de) de bir kanıtı niteliğinde... Umarız bölgeye yönelik resmin daha yakından görülmesine bir katkısı olur... Tabii uyunmazsa...
kaynak jöntürk
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Pazartesi, Ekim 30, 2006 - BİZİM KUŞ YUMURTADAN ÇIKTI MI?
Dünyayı
aslında hükümetler yönetmez. Gizli servisler yönetir. Ordular yönetir.
Hükümetler ise devlete para kazandıracak profesyonellerdir sadece. Dünyayı
yöneten gruplardan en ilgiçleri istihbaratçılardır. Asında resmi olarak
hükümete bağlıdırlar ama onlar çekilince hükümet kuyruğuna basılan kedi gibi
ortalıkta boş boş ve anlamsız sesler çıkartarak döner.
İstihbarat
dünyasında bazı özel deyimler vardır. Mesela takip edilen kişi “müşteri” dir.
Karargah, kale, merkez gibi tanıdık deyimler yerine “İstasyon” terimini
kullanmayı severler. Birde bütün bunlar gibi “kuş yumurtası üretmek” diye bir
tabir vardır. Bu ne demektir. Herhangi bir ülkede uzun vadeli yapılacak ve
geniş kitleleri ilgilendirecek operasyonlar için kullanılan bir deyimdir.
Aslında elinizle büyüttüğünüz bir çeşit saatli bombadır. Yapacağınız operasyon
için önce bir şahıs bulursunuz. Bu şahısa x diyelim. X görevi itibariyle
provakasyon yapacak ve toplumda kargaşa yaratacaktır. Ama bu x’i daha
üniversite ve hatta belki de lisede bulursunuz. X aslında sizin yumurtanızdır.
Bu yumurtayı çok özenli bir şekilde büyütürsünüz ve x’in yumurtadan çıkmasını
beklersiniz. Yumurtadan çıktığında artık
sizin istekleriniz doğrultusunda hareket edecektir. Ve böylece sizde istediğinz
psikolojik operasyonu gerçekleştirebileceksinizdir. Nasıl mı? Mesela bu x kişisini
üniversite yıllarında alır yetiştirisiniz, sonra üniversiteye araştırma
görevlisi, yada öğretim üyesi, hatta belki de okutman olarak almasını
sağlarsınız. Sonra akademisyenlerinize yaptırdığınız araştırmaların altına
imzasını attırarak x’i profluğa kadar çıkartırsınız. Bir süre sonra satın aldığınız
medya kuruluşları aracılığıyla x şahsını ülkenin en muteber araştırmacısı,
yazarı falan yaparsınız. Hatta “Aydın” kimliğini pekiştirmek için birde kendi
uzantınız olan kuruluşlardan ödül verirsiniz. X artık olmuştur. Ve
belirlediğiniz zamanlarda çok radikal açıklamalarla halkın kafasını bulandırır
ve siz soğuk savaşta bir piyon daha kazanmış olursunuz.
İşte Orhan
Pamuk’da bence bir kuş yumurtası operasyonu neticesinde doğmuştur. Baktığımızda
aristokrasi geleneği ve bürokrat yapılanmanın ortasında büyümüştür. Fakat nasıl
olmuşsa bir dönem gitmiş ABD de edebiyat kursu görmüştür. Bu kurs Iowa
universitesi bunyesinde verilen International Writing Program (IWP) isimli cok
ilginc bir kurs. Uluslararası Yazı programı... işte Orhan Pamuk bu kursta çok
şey öğrenmiş olacak ki biden yıldızı parlıyor. Sonra Dr James Irwin Irlanda’nın
başında bulunduğu IMPAC isimli şirket birden bire Pamuk’a ödül veriyor. Birde
hatırı sayılır miktarda para. Dr James Irwin Irlanda başlı başına bir yazı
konusu aslında. Meraklı olanlar araştırsınlar.
Aslında
konuyu geçmiteki 10 yıl yayarak araştırırsak çok ilginç sonuçlara varıyoruz ama
bu sonuçları anlatmaya burada sütunlar maalesef yetmiyor. Örneğin her fırsatta
dile getirdiğim “4. soğuk savaş başlamıştır” cümlesinin nedeni daha rahat
anlaşılır. Kısaca şunları diyebiliriz. Bir grup var bu topralarda emeli olan.
Bu grup zamanında Ermenilerin “Büyük Ermenistan” hayali kendi hayallerine engel
teşkil ediyor diye 1915 tehcirinin yapılmasını sağlamışlardı. Ardından bazı
bürokratlarımızın katline sebep olup Büyük Türkiye hayalini de
engellemişlerdir. Yakın tarhimizde sağ sol olaylarında da bu gurubu görüyoruz,
alevi sünni olaylarında da. Şimdi ise yine bu grup sahnede. Bu grubun seçimler
öncesinde ve sorasında AKP ile flörötünü çok iyi biliyoruz. Sonra bakıyyoruz
mesela Sayın başbakan kısa bir süre önce “Şimdi Sırada Nobel var” demişti.
Orhan Pamuk nobeli aldığında da Sayın Dışişleri bakanımız, bu durumu kalıcı bir
zafer olarak değerlendirmişti. Fransanın Ermeni soykırımı kanunu ile
kaybettiğimiz geçici yenilginin yanında kalıcı zafer... kendi görüşü saygı
duyarım. Ama dünya medyasını taradığımızda konu ile ilgili çok ilginç haberleri okuyoruz. Mesela Frankfurter
Allgemei ne gazetesi kendlerinin İslamı anladığını ama İslamın kendilerini
anlamadığı tezinden yola çıkarak “Kültürler Diyaloğu’ndan ve Pamuk’un Doğulu
anlatma zevkini Batı’nın kuşkuculuğuyla birleştirdiğinden dem vurmaya
başlamadan, şunun açıklıkla bilinmesi gerekir: Bununla özgürlük, özerklik ve
insancıllık kastedildiği sürece, Pamuk Batı’nın kendisidir.” Diyor. Handelsblatt
gaztesi ise Pamuk’un İslamcılara karşı oladuğu çin ödüllendirildiğini yazdı. El
Pais gazetesi Pamuk’un milliyetçi kesimle ve Askerle kavgalı olduğu için
Nobel Barış ödlünüde alması gerektiğini savunuyor. Bunları inanın çoğaltmak
mümkün. Hatta bazıları var ki Türkiye’de hangi kesimin nasıl tavır alacağını
bile yazmaya kalktı. Gerçi hesabı tutmadı ama olsun.
Birde
geçmişimize bakalım. Meslea 27 Ocak 1999 tarihli Cumhuriyet gazetesine
bir göz ataım. Rahmetli Ahmet Taner Kışlalı “Ben Demorat Değilim”
başlıklı yazısı çok ilginçtir. Meraklı olanlar yazıyı arşivden bulsun
ve baksındalr. Orada Rahmetli Kışlalı Orhan Pamuk isimli şahıs la
yukarıdaki x isimli şahsın popüleritesinin arttırılmasındaki olayların
akışının nasılda benzerlik taşıdığını anlatıyor. Ve Tahsin Yücel ve
Emin Özdemir gibi ağırlığı olan kişilerin Pamuk’u nasıl ağır
eleştirdiklerinden bahsetmiş. Hatta Prof.Fahir İz'in Orhan Pamuk’un
aslıdna Atatürk düşmanı olduğunu kitaplarındaki yazılarından nasıl
ortaya çıkarttığını anlatmış ve okunmaya değmez, zayıf bir kişilik
olarak yorumlamış. Hatırlayalım “Kara Kitap”tan; “Atatürk kendini
içkiye vermiş meyhane kalabalığına, cumhuriyeti emanet etmiş olmanın
güveniyle gülümsüyordu..." Rahmetli Kışlalı Orhan Pamuk’un bir (?!)
numaralı aydın olarak ilan edilmesine ise araya bit yeniği sokuşturmak
olarak yorumlamış ve bunu yapanlara tiksinerek baktığını yazmıştı. Bir
Dil bilimci olan Prof. Dr. Tahsin Yücel ise Orhan Pamuk için “Türkçe’yi
yanlış kullanıyor demiyorum, bence O bu dili bilmiyor bile” diyor. Öellikle
Fatih Altayı’nın sözleri tamda bizim yukarıdaki Kuş Yumurtası
hadisesiyle örtüşmekte. “Orhan Pamuk 1985-1988 arasinda tam uc sene
Amerika'da kaldi. Pamuk bu
donemde Iowa Universitesi
bunyesinde verilen International Writing Program (IWP) isimli cok
ilginc bir kursu bitirdi. Kursun amaci dunyanin degisik bolgelerinden
gelen ve kendilerinde potansiyel gorulen yazarlarin Amerikan hayatini
tanimalari ve kitaplarini yazabilecek guzel bir ortama kavusmalari.
Pamuk'un bu kurstan sonra hayati degisti. Bu yazar egitim kursu
programinin bas sponsoru ise Amerikan Disisleri Bakanligi'ydi. Bir
baska ilginc yakinlik; Orhan Pamuk'un yakin dostlarindan biri de Israil
kokenli Amerikan gazetecisi Jeri Liberdi. Liberdi, kurucusu oldugu
Insan Haklari Izleme Komitesi'ni temsilen Turkiye'deki insan haklari
ihlallerini konu alan bir rapor yazmisti. Bu raporda Turk ordusunun
Kurtlere katliam
yaptigi iddia edilmisti." İlginçlikler
dizisi bitmiyor ki, Adnan Binyazar; Pamuk, "Ödül, bana verilmemiş, Türk
edebiyatına verilmiştir" dese de, gerçekte bu ödül, Türk edebiyatının
vardığı çağdaş aşamaya verilmemiştir; Türkiye'nin siyasal manevralarla
boğazlanmak istendiği bir dönemde, söyledikleriyle Batılı politikacıların ekmeğine yağ süren bir anlayışa verilmiştir.” Diyor. Ahmet yıldız; "Yaşar
Kemal ya da Fazıl Hüsnü Dağlarca 'NOBEL'i asla alamazdı!" Çünkü, Nobel
Edebiyat Ödülü gerçekten "Muhalif!" olanlara verilmiyor!.. Kendi
ülkelerinin ve halklarının başı dik, bağımsız ve müreffeh olması için
"Batı" karşısında gerçekten muhalif olan yazarlar değil tercih edilen.
Pamuk gibi "Batı.." ve "Batı"nın "değerleri" adına ülkesinin
değerlerinin yeşermesine muhaliflik yapanlara veriliyor.” Ve daha bir sürü haklı eleştiri. Uyarmadan
edemeyeceğim. Ülkemiz üzerinde her zaman olduğu gibi sürekli oyun
tezgahlanmaya devamediliyor. Bu da onlardan birisi olabilir mi acaba.
Yani bizim kuş yumurtalarından çıkan civcivlerden biride Orhan
Pamukmudur.????
|
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Pazar, Eylül 3, 2006 - ORTADOĞUDA TERÖRİST KİM?
| İsrailde
dogup büyümüş şu anda Southampton Üniversitesi'nde görev yapan Dr. Oren
Ben-dor geçenlerde İndepent gazetesinde son derece doğru bir tesbitte bulunuyordu:
"İsrail
terörle oluşturuldu ve özündeki ahlaksızlığı gizlemek için teröre ihtiyaç
duyuyor. 1948'de, İsrail'e dönüşen Filistin'in bir bölümünde, Yahudi
olmayanların çoğu etnik temizliğe maruz kaldı. Bu eylemler dikkatle
planlanmıştı. O olmadan, Yahudilerin çoğunlukta olduğu bir devletin kurulması ve
devletin Yahudi niteliğinin koruması mümkün olmazdı. 1948'den bu yana "İsrailli
Araplar" olarak adlandırılan Filistinlilerden topraklarından atılmamayı
başaranlar sürekli ayrımcılığa maruz kaldılar. Gerçekte çoğundan evlerini
görünürde "güvenlik gerekçeleriyle" terk etmeleri istendi. Ancak gerçek amaç,
onların topraklarına Yahudiler için el koymaktı."
Birde tarihe bakalım
1918 de ingilizlerin
Filistin topraklarını işgal etmesiyle dünyanın her yerinden bu topraklara akın
etmeye başlayan siyonist yahudiler ,1920 de Haganah adlı örgütü kurdular.Haganah
İbranicede savunma anlamına gelir.Gene Filistin’deki Araplarla ve ilerleyen
yillarda da Ingilizlerle savasmak için Irgun Zvei Leumi, kisaca Irgun
adli bir örgütte kuruldu.1940 yılında Irgun`dan ayrilan Avraham Stern’in
kurdugu Lahome Herut kısaca Lehi`de Araplar’a karsi kanlı terör
eylemleri gerçeklestirdi.
Haganah hakkında pekte bilinmeyen bir şey
vardı. Örgüt, Araplara karşı kullandığı silahların bir kısmını Nazilerden temin
etmekteydi.Bu örgütler hem Müslümanlara hemde kendilerine Filistin kapılarını
açmış olan İngilizlere karşı terör eylemleri düzenliyorlardı.
BM Filistin topraklarının bölünmesine dair
karar aldığında yahudilerin eğitim görmüş silahlı yetmiş beş bin militanı
bulunuyordu. Bu silahlı militanların mevcut yahudi terör örgütlerine göre
dağılımı şöyleydi: Hagana: 60 bin, Balamah: 5 bin, Irgun: 5 bin, Şatiron: Bin.
Diğer dört bin terörist de diğer terör örgütlerine mensuptu. İşte İsrail bu
terörist militanlar tarafından kurulmuş ve yöneticileri de onların arasından
çıkmıştır.
Haganah,İrgun
ve Lehi nin aktif teröristleri, yillar sonra tüm dünyanin tanıdıgı
isimler haline geldi. Menahem Begin,İzak Şamir,Ariel Şaron,David Ben-Gurion,Moşe
Dayan ,başbakan oldular,çeşitli bakanlıklar yaptılar.Bu teröristler,
Israil’in kurulmasıyla eylemlerini bitirmedi, azaltmadı da. Aksine, daha da çok
kan dökmeye başladılar. 14 Ocak 1994’de Şimon Peres`e Nobel barış ödülü
verildi.Ama bu "Teröristlerin Efendisi" olarak tarihteki yerini almasına
engel olamadı. Deir Yasin katliamı ve Kral Davud Oteli'nin havaya uçurulması
eylemlerinin sahibi Menahem Begin ise 1978 yılında Nobel barış ödülünün
sahibi oldu. Sabra ve Şatila katliamlarının birinci dereceden sorumlusu Ariel
Şaron ise Abd tarafından "Barış Adamı" ilan edildi. Bir ara Kudüs belediye
başkanlığı yapmış olan Teddy Kollek, İsrail'in kuruluşundan önce pek çok
kanlı terör eyleminin sorumlusu olan Hagana örgütünün ileri gelen
elemanlarındandı. İsrail'in Menahem Begin'den önceki başbakanı bayan
Golda Meir 16 yaşından itibaren siyonist örgütler içinde faaliyet göstermiş
biridir.Teröristlerin yönettiği bir ülkedende ancak terör beklenirdi. İsrail'in
komşularına yönelik terör faaliyetlerinin ve çıkardığı savaşların anlamı budur.
     
MOSHE DAYAN
SHAMİR STERN
ŞARON BEGİN
GURİON
İSRAİL’İN YAPTIĞI BAŞLICA KATLİAMLAR:
Kral Davut Katliamı (22 Temmuz 1946):
İsrail
terör örgütü Irgun’un Kral Davud Oteli’ne düzenlediği saldırıda, aralarında
İngilizler, Araplar ve Yahudilerin bulunduğu 96 kişi öldü 58 kişide
yaralandı.Katliam İsrailin ilk başbakanı Ben-Gurion’un emriyle
gerçekleştirildi
Baldat Al-Şeyh Katliamı
(30-31. Ocak 1947):
60 ölü, birçok yaralı
Yehida Katliamı (13 aralık
1947):
31 ölü, 63 yaralı
Hisas Katliamı (18.Aralık
1947):
10 ölü, çok sayıda yaralı
Kazaza Katliamı (19 aralık
1947):
5 ölü, çok sayıda yaralı
Semiramis Oteli Katliamı
(05 Ocak 1948):
20 ölü, 16 yaralı
Deir Yasin Katliamı(9
Nisan 1948):
Irgun terör örgütüne bağlı militanlar tarafından Deir Yasin Köyü’nde
gerçekleştirilen katliamda 254 Filistinli sivil hayatını kaybetti.Öldürülenlerin
çoğu kadın ve çocuktu. Yahudi teröristler hamile bir kadının karnını yararak
karnındaki çocuğu da öldürmüşlerdi. Teröre şahit olanların anlattıklarına göre
yahudi teröristler bu baskında kadınların kulaklarını kesiyor, kulaklarındaki
küpeleri alıyor sonra öldürüyorlardı.Örgütün lideri Begin yaptıgı açıklamada Bu
önemli bir stratejik eylemdi. Bu eylemi gerçekleştirme şerefi sadece Irgun
örgütüne ait değildir. Bu eylem Şatiron'un ve Balamah örgütündeki topçu birliğin
katkılarıyla gerçekleştirilmiştir demiştir.
Naser Al-Din Katliamı (13 Nisan 1948):
40 ölü, 40 yaralı
Tantura Katliamı (15 mayıs
1948):
200 ölü, çok sayıda yaralı
Beyt Daras Katliamı (21
Mayıs 1948):
Köyde yaşayanların tamamı katledildi
Lida Katliamı (9-18 Temmuz
1948):
İzak Rabin’in açık emirleriyle gerçekleştirilen Lida Katliamı’nda, 10 gün
içerinde 60.000 kişi evlerinden atılırken, bunu takip eden El Tira, Tantoura ve
Hayfa katliamları ile yüzlerce Filistinli sivil katledildi.
Dahmaş
Camisi Katliamı (11 Temmuz 1948):
450 ölü, birçok yaralı
Davayima Köyü Katliamı (29
Ekim 1948):
İsrail işgal ordusuna bağlı üç ayrı bölük El-Halil’deki Davayima Köyü’ne girdi
ve hiçbir karşıkoyma olmamasına rağmen rasgele açılan ateşle kadın ve çocuklar
da dahil olmak üzere 80 Filistinli öldürüldü.
Safsaf Köyü Katliamı(29
Ekim 1948):
İsrail ordusunun Safsaf Köyü’ne düzenlediği saldırı sırasında köylülerin üzerine
rastgele açılan ateş 70 kişinin ölümüne neden oldu.
Houla
Katliamı (31 Ekim 1948):
82 ölü, birçok yaralı
İarafat Katliamı,( 07
Şubat 1951);
10 ölü, 8 yaralı
Gazze Kenti Katliamı (05
Nisan 1956):
60 ölü, 103 yaralı
Kufr Kasem Katliamı (29 Ekim 1956):
İsrail’in Mısır’ı işgali arifesinde, bölgedeki bir Filistin köyüne saldıran
işgal askerleri, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 49 Filistinli
sivili acımasızca katletti.Çok sayıdada insan yaralandı.
Samu Katliamı (Kasım 1956):
Batı Şeria’ya bağlı Samu köyüne saldıran işgalci askerler, köyü yerle bir
ederken, imha operasyonunda 18 Filistinli hayatını kaybetti. Onlarcası
yaralandı.
Kibya Köyü Katliamı
(12 Ekim 1958):
Ariel Şaron liderliğindeki bir grup İsrail askeri tarafından, Batı Şeria’da
bulunan Kibya Köyü’ne düzenlenen saldırıda 45 ev havaya uçuruldu. 69 kişi
hayatını kaybetti, 75 kişi de yaralandı. Ariel Şaron bu evlerde kimsenin
yaşadıgını bilmiyorduk dedi. Aynı gece iki Filistin köyüde ateşe verildi.
Ürdün Katliamları (15
Şubat 1968):
İsrail uçakları Ürdün nehri boyunca 15’ ten fazla Filistin köyüne havadan napalm
bombası yağdırdı. Saldırıda resmi rakamlarla 56 kişi feci şekilde yanarak can
verdi.
İrbid Katliamı (4 Haziran
1968):
İrbid şehrini bombalayan İsrail uçakları 30 Filistinlinin ölümüne neden oldu.
Abu Za’abel Katliamı (12 Şubat 1970):
İsrail
uçakları Mısır sınırındaki Abu Za’abel’i havadan bombaladılar. Saldırıda hedef
seçilen bir fabrikadaki 70 işçi öldü.
Sha’a Katliamı (8 Nisan 1970):
Mısır’ın
başkenti Kahire’ye 80 kilometre mesafedeki Sha’a eyaletinde bir okulu bombalayan
İsrail uçakları 46 çocuğu katletti.
Suriye Katliamı (8 Eylül 1972):
Suriye hava sahasını ihlal eden İsrail jetleri yedi köyü bombaladı. Saldırıda en
az 200 kişi hayatını kaybetti.
Libya Katliamı (19 Şubat 1973):
Libya Havayolları’na ait bir yolcu uçağı İsrail tarafından düşürüldü. İçindeki
107 yolcu ve mürettebat hayatını kaybetti.
Güney Lübnan (1979):
İsrail bölgeye 113 gün boyunca aralıksız saldırdı.Sadece mülteci kamplarını
değil köyleri ve kasabaları da bombaladı. 200.000'den fazla Filistinli ve
Lübnanlı Beyrut'la Sidon'daki mülteci kamplarına kaçmak zorunda
kaldı. 300 kişi hayatını kaybetti 800 kişi yaralandı ve 7.000'den fazla ev
tahrip edildi.
Beyrut Katliamı (20 Temmuz 1981):
İsrail jetleri Lübnan’ın başkenti Beyrut’a hava saldırısı düzenledi. 45
dakikadan az süren bombalamada İsrail jetleri, 300 sivili öldürdü. Yüzlerce
sivil aynı saldırıda yaralandı ya da sakat kaldı.
Batı Beyrut Katliamı (4
Haziran 1982-3 aya yakın sürdü)
Ölü sayısı 18.000 yaralı sayısı 30.000 olarak açıklandı.
Sabra ve
Şatilla Katliamları (15-18 Eylül 1982):
1982'de Lübnan'ı işgal eden İsrail kuvvetlerinin başkomutanı Ariel Şaron'un
gözetimi ve koruması altında Lübnanlı Hıristiyan Falanjist milisler tarafından
gerçekleştirilen katliamda binlerce kişi öldürüldü. Sadece 328 kişinin kimliği
tespit edilebildi. Saldırganlar öldürdükleri kişilerin cesetlerini tanınmaz hale
getirdiklerinden çoğunun kimliği tespit edilemedi.Sabra ve Şatila bir kan
gölüne dönmüştü. Her taraftan oluk oluk kan akıyor, Filistinlilerin cesetleri
birbiri üzerinde duruyordu…Sabra Şatila katliamından sonra hazırlanan soruşturma
dosyasında yer aldığı üzere; bu katliama katılan falanjist bir milisin 50 kadar
Filistinli hakkında ne yapacağını İsrailli bir subaya sorduğunda aldığı cevap şu
olmuştu:
“Tanrının emrini yerine getir!”
Sabra`da Kurbanlardan biride üç aylık Ziyauddin et-Tumeyzi idi. Üç aylık bebek
Ziyauddin gerçekten tam "nokta vuruşu"yla, yakın mesafeden atılan tabanca
mermileriyle alnından vurularak öldürülmüştü.
Şaron bu katliamdan sonra Beyrut kasabı olarak anılmaya başlandı.
Olay nasıl
gerçekleşti:
Filistin kurtuluş örgütüne yazılı olarak verilen garantiye ragmen İsrail 15
Eylül 1982 de Batı Beyrut`u işgal etti.Antlaşmaya göre FKÖ Beyrutu terkedecek
İsrailde Beyruta girmeyecektir.FKÖ kenti terkedince İsrail şehirde cinayet yağma
ve tutuklamalarına başladı.
Asıl
akıl almaz vahşet ise Sabra ve Şatila mülteci kamplarında yaşandı.16 Eylül 1982
Perşembe günü İsrail ordusu Sabra ve Şatila`yı tamamen kuşattı.Kamp çevresine
keskin nişancılar yerleştirildi.1500 kişiden oluşan bir grup ise daha önce
İsrail ordusu tarafından çizilen oklarla yönünü bularak
İsrail
ajanı
Said Haddad`ında
yardımıyla batı Beyrut yönünde harekete geçti. Şatila kampının girişinde
bekleyen askerler ise gece ile birlikte Falanjistler’in kampa girmelerine izin
vermeleri emrini aldı.İlk katliamlar güneşin batmasından önce, İsrail
karargahının önündeki Arsal ismindeki bölgede başladı. Katil sürüleri, İsrail
ordusu tarafından kendilerine verilen jiplerle kampın her yanına yayıldılar.
İnsan kıyımı hiç aralıksız 40 saat sürdü. İsrailliler, katliamı işgal altında
tuttukları binanın 7. kat damından izlediler. Gece karanlık tamamen inince
İsrail ordusu dört bir taraftan kampların üzerine aydınlatma fişekleri atmaya
başladı. Kampların, geceleyin bu kadar güçlü ve sürekli aydınlatıldığını gören
basın mensupları, Batı-Beyrut’taki İsrail askeri sözcüsünden açıklama istedi.
Fakat askeri sözcü susmaktaydı.
16
Eylül Perşembe akşamından 18 Eylül Cumartesi sabahına kadar süren akıl almaz
katliamdan sağ kurtulanlar, tanık oldukları tüyler ürpertici katliamı şöyle
anlattılar:
“İlk
saatlerde Falanjist milisler yüzlerce insanı öldürdüler. Dar sokaklarda hareket
eden herşeyin üzerine ateş ettiler. Evlerin kapılarını kırarak, akşam
yemeklerinin tam ortasında aileleri son ferdine kadar öldürdüler. Kamp sakinleri
yataklarında, pijamaları üstlerinde öldürüldü. Birçok evde pijamalarıyla
öldürülüp, kanlı bezlere sarmalanmış 3 ya da 4 yaşında çocuk cesetleri vardı.
Fakat çoğu katiller salt öldürmekle yetinmedi. Birçok olayda, saldırganlar
kurbanlarını öldürmeden önce organlarını kesti. Çocukların ve bebeklerin
kafalarını duvarlara vura vura parçaladı. Kadınlar ve kızlar balta darbeleriyle
öldürülmeden önce tecavüze uğradı. Bazen insanlar, sokakta toplu halde
kestirmeden öldürülmek için evlerinden zorla dışarı çıkartıldı. Milisler
baltayla, bıçakla, erkek, kadın, bebek,çocuk ve yaşlı ayırtetmeden öldürerek
etrafa terör saçtı. Kimi kez, kurban gördüklerini ve yaşadıklarını sonradan
anlatabilsin diye, ailenin bir ferdini sağ bırakıp diğer tüm fertlerini sağ
kalanın gözleri önünde öldürdüler... Birçok kadının önce ırzına geçilip, ondan
sonra öldürüldü. Öldürülen kadınlar sonradan çırılçıplak soyuldu ve vücutlar bir
haç oluşturacak şekilde dizildi. Tecavüze uğrayan kızlardan biri sadece 7
yaşındaydı.”
Babası,
annesi, büyükbabası ve tüm kardeşleri öldürülen 13 yaşındaki Filistinli bir kız
çocuğu şunları anlatır: “... Yanımda sürekli ağlayan 9 aylık yeğenim vardı.
Yeğenimin ağlaması askerden birini sinirlendiriyordu. Bu asker sonunda, ‘bu
çığlıklardan bıktım usandım’ dedi ve bebeğin omuzuna bir el ateş etti. Bunun
üzerine ağlamaya başladım ve ona, bu çocuğun ailemden sağ kalan tek çocuk
olduğunu söyledim. Bu söz askeri daha da sinirlendirdi, bebeği yakaladı ve
bıçakla keserek vücudunu ikiye ayırdı.”
(Sabra ve Şatila Katliamları
sf. 38, Amnon Kapeliouk)
Bu
tüyler ürpertici vahşetin yüzlerce örneği yaşanır Sabra ve Şatila’da. Kesin sayı
hiçbir zaman bilinemedi, ama binlerce ölü ve kayıp olduğu kesin. Ayrıca 3500
kişinin`de kamyonlarla götürüldüğü daha sonra hiçbirinden haber alınamadıgı
biliniyor.
Eretz Kontrol Noktası
Katliamı, 17 Temmuz 1984
11 ölü, 200 yaralı
Tunus Katliamı (1 Ekim
1985):
İsrail Tunus’taki FKÖ karargahına hava saldırısı düzenledi. Saldırıda 70 kişi
hayatını kaybetti.
Oyon Kara Katliamı (20
Mayıs 1990):
13 ölü, çok sayıda yaralı
Kudüs Katliamı (8 Ekim 1990):
Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine Süleyman Mabedi yapmak isteyen Yahudilerle
Filistinliler arasında çıkan çatışmada, İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu
30 Filistinli hayatını kaybetti, 850 kişi de yaralandı.
Hz. İbrahim Camii Katliamı (25 Şubat 1994) :
Batı Şeria’nın El Halil kentinde bulunan Hz. İbrahim Camii’ne sabah namazı
esnasında bir Yahudi tarafından gerçekleştirilen saldırıda, aralarında
çocukların da bulunduğu 50’nin üzerinde kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 300
kişi de yaralandı.
Kana Katliamı (18 Nisan 1996):
Bu katliam İsrailin verdiği ismle gazap üzümleri olarakta bilinir.Başbakan
Şimon Peres`in emriyle İsrail Lübnan’da bulunan BM korumasındaki Kana mülteci
kampına saldırdı. Çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 109 Filistinli hayatını
kaybetti. Katliam, kafaları kopan çocukların oluşturduğu acı manzaralarla
zihinlere kazınırken, BM saldırının bilinçli olarak gerçekleştirildiğini
açıkladı.
Kudüs Katliamı (27 Eylül
1996):
Kudüs belediye başkanının kendiliğinden yıkılması için Kubbet’üs-Sahra’nın
altına tüneller açtırması sonucu patlak veren olaylarda üç günde 76 kişi
öldü.İsrail askerleri cuma namazı esnasında 4000 askerle Mescidi Aksayı kuşatıp
namaz kılan müslümanların kafalarına kurşun sıkarak öldürdü.
Ellinci Yıl Katliamı (14
Mayıs 1998):
İsrailin kuruluşunun 50. yıldönümünde, Filistinlilerin protesto gösterileri
sırasında çıkan çatışmalarda dokuz Filistinli hayatını kaybetti, 1.200
Filistinli yaralandı.
Cenin Katliamı (3-15 Nisan
2002):
Batı Şeria’daki Cenin Mülteci Kampı’na zırhlı birliklerle saldıran İsrail ordusu
yaklaşık 1.300 sivili katletti. Yani 13.000 mültecinin yaşadıgı kampta her 10
kişiden biri öldürüldü.Birleşmiş Milletler ise yayınladığı raporda İsraili
çatışmalardan sonra kampa insani yardım ve doktor girmesini engellemekle
suçladı.
Nuseyrat Katliamı (7 Mart 2004):
Gazze’deki Nuseyrat ve Bureyc mülteci kamplarına giren İsrail askerleri
araslarında dört çocuğun da bulunduğu 14 sivili öldürdü.
Şeyh Ahmet Yasin
Katliamı(22 Mart 2004):
Filistin’in manevi önderi Şeyh Ahmet Yasin sabah namazı çıkışında bizzat Şaron
tarafından yönetilen bir askeri operasyon sonucu sekiz Filistinli ile birlikte
hunharca katledildi. Yasin katliamı sonrası İsrail terörünün sınırlarının artık
kalmadığı anlaşılırken BM’ nin katliamı kınamasının önünde yine ABD vetosu yer
aldı.
Gökkuşagı operasyonu
(Mayıs 2004):
Gazze şeridindeki Refah`ta İsrail askerleri Filistinlilere ait evleri yıkmaya
devam etti.Enaz 40 filistinli öldürüldü.2000 yılında bölgede başlayan yıkımlarla
yıkılan ev sayısıda 2.000 i aşmış oldu.
Refah katliamı (mayıs 2004):
İsrail,
gökkuşağı operasyonunu protesto eden Filistinli kadın ve çocuklara
helikopterden 4 roket fırlattı.İsrail askerlerinin ve tanklarınında otomatik
silahlarla katıldıgı katliamda kadın ve çocukların 22 si öldü 50 si yaralandı.
Kana
katliamı (Agustos 2006):
37’si çocuk olmak üzere 60’tan fazla sivil öldürüldü. Kana kasabası yerle bir
edildi.
Lübnan
katliamı (12 Temmuz-14Agustos 2006):
1152 ölü
3500 den fazla yaralı.ölenlerin 400 den fazlası ise çocuklar.
Sadece bukadar değil Ramallah, Nablus,
Beytlaham, Tulkerem; Kalkiliya, Rafah, Han Yunus defalarca katliamlara sahne
oldu .İsrailin katliamları saymakla bitmez.Gazzede hergün öldürülen birkaç
Filistinli haberlere bile konu olamıyor artık.Halbuki oradaki soykırım dünyanın
gözleri önünde devam ediyor.
SON
SÖZ`ü Kuran`ı Kerim`e bırakalım.
Allahın vaadi haktır.
4 - Biz İsrailoğulları'na
Tevrat'ta şu hükmü verdik: "Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa fesat
çıkaracaksınız ve muhakkak
büyük bir yükselişle yükseleceksiniz."
5 - Birincisinin zamanı
gelince,üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Onlar, evlerin aralarına
girip araştırdılar. Bu yerine
getirilmesi gereken bir
vaad idi.
(Bu MS.70 yılında
gerçekleşmişti)
6 - Sonra sizi tekrar o
istilacılar üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve
toplum olarak sizin sayınızı artırdık.
7 - Eğer iyilik ederseniz,
kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir.
Artık diğer fesadınızın zamanı
gelince, yüzlerinizi
üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları ve ilk kez girdikleri gibi yine Beyt-i
Makdis'e (Kudüse) girmeleri, ele
geçirdikleri yerleri
mahvetmeleri için onları tekrar göndereceğiz.
İsra suresi:4,5,6,7. ayetler
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Cumartesi, Eylül 2, 2006 - yaşasın özgürlük
Zafer
bayramını bu defa oturduğumuz yerde kutlamadık. Yerel Gündem 21 Yalova Gençlik
Meclisiyle Kalktık Dumlupınara’a büyük taarruzun başladığı yere gittik. O büyük
emrin geldiği ilk noktaya…
Anıtları
gezerken, şehitliği gezerken insanın kanı donuyor heyecandan. Karmaşık duygular
içinde Mezar taşlarına bakıyorum, Erzurum’dan, Trabzon’dan, Edirne’den,
Halep’ten, Kerkük’ten, Antep’ten, Muş’tan, Adıyaman’dan, Malatya’dan,
Bayburt’tan, Kandahar’dan gelmişler; yaşları kiminin 16, kiminin 19, kiminin 25,
41… Kimi Laz, kimi Kürt, kimi Türkmen, kimi Yörük. Evlerinden, sıcak
yuvalarından çıkmışlar eza; cefa çekmişler, çilelerle boğuşmuşlar, esir
düşmüşler, yaralanmış; gazi olmuşlar… Ellerinde kalan son vatan parçasını
korumak için gözlerini kırpmadan mermilerin üzerine gitmişler, göğüslerini
siper etmiş, uçsuz bucaksız çöllerde, geçit vermez karlı dağların vadilerinde
düşmanla çarpışmışlar…
Dumlupınar’daki
birkaç anıt dikkatimi çekti. Birincisi baba, oğul, gelin ve torunun bir arada
savaştığını gösteren anıt. Üç kuşak savaştı diyor anıtın altında. Gözlerini
kırpmadan toprağa can, bayrağa kan verdiler, meyveler daha tatlı olsun diye…
Hemen
ilerisinde Mehmet Çavuş var. Babası onu henüz sekiz yaşındayken köyde bırakarak
balkan harbine gitmiş. O cepheden o cepheye savaşırken 11 yılda Dumlupınar’a
kadar gelmiş. Balkanlara giderken evde bıraktığı 8 yaşındaki oğlu ile burada
kavuşmuş, ama üzerinden çok geçmeden şehit olmuş. Mehmet Çavuş ise
Dumlupınar’ın kazanılmasının ardından Düşmanı İzmir’den döken alayda sancaktarmış
ve o da İzmir’de şehit düşmüş…
Yoklukların,
kıtlıkların, ıssızlıkların hatta yalnızlıkların ve kayıp ana, babaların
arasında savaşmışlar… Ama bir gün bile başlarını eğmemişler. “Ya istiklâl, Ya
ölüm” demişler ve özgürlükleri için savaşmışlar…
Öğleden
sonra Yalova grubu olarak 11 ilden gelen Gençlik Meclisi temsilcilerine önceden
hazırladığımız bir sunumu canlandırdık.
İstiklal
savaşından hayatta kalan gazilerimizden üçünün savaşa dair anlattıkları…
Gazi Ömer
KÖYÜK, Dumlupınar’daki sancaktarlardan birisi. “90 bin kiydik” diyor. “90 bin genç adam, yalnızca hep beraber
soluk alıp verseler vadilerde gök gürültüsü gibi yankılanır. Ama biz
nefeslerimizi tutmuş büyük emri bekliyorduk. Arada bir çekirgelerin sesi
geliyor, dağlarda çakallar uluyordu. Ve emir geldiğinde artık büyük gök
gürültüsü başlamıştı. 90 bin kişi bir bedene dönüşmüştük. Sanki aynı anda nefes
alıyor, ayağımızı aynı zamanda toprağa basıyorduk. Toprağın altında sanki bir
dev kükrüyordu. Bir ara durdum, kulağımı toprağa dayayıp bu büyük akışın sesini
dinledim. Yüreğim kabardı, sancağı elime alıp önlere, önlerde savaşan öncü
birliklere doğru seyirttim. Artık bir millettik onu hissettim. Yenilmeyecektik,
ezilmeyecektik, esir olmayacaktık. Sehere doğru koşuyorduk. Gün şafağa
eriştiğinde artık ebediyyen hür olacaktık. Buna inandık çocuk. Buna hakikaten
çok inandık. Ve kazandık...’’
Ve devam ediyor Ömer dede; “Biz sadece meyveler daha tatlı olsun
diye savaştık. Ne makamda gözümüz oldu, ne de mevkide...''
Gazi Veysel TURAN anlatıyor; ‘‘Bazen 100 atlıyla başlardık savaşa,
sekiz-on kişi kalırdık geriye. Ölülerimizi defnetme fırsatı bile bulamadan,
yeni bir cepheye doğru sürerdik atımızı.’’ ‘‘Geceleri gözümüze uyku
girmezdi. Ya bu savaşı kaybedersek, ya elimizdeki bu son toprak parçası da
giderse, ya teslim olur da esaret içinde yaşarsak diye kâbuslar görürdük. Şimdi
hasta, yaşlı ve yorgun bir adamım. Ama hiç olmazsa başımı yastığa koyduğum
zaman rahat uykulara dalıyorum...’’
Arkadaşlarım okudukça boğazım düğümleniyor. Bir ara kendi metnimi
seslendirirken kendimden geçmişim, arkadaşlarım ağladığımı zannetmiş.
Ağlayamadım ama ağlamaktan beter oldum. Boğazım düğümlendi, başım döndü… Acaba
bizler; biz bu zamanın gençleri ne kadar hak ediyoruz yaşadıklarımızı; onların
yanında? Bu soru beynimi kurcalıyor.
Derken yattık, sabah büyük taarruzun başladığı saatte Atatürk’ün
sesiyle irkildik, kalktık; “Türk Milleti Çalışkandır, Türk Milleti
zekidir!..” Çadırdan dışarıya çıktık. Gökyüzündeki ay Hilal şeklinde Şehit
Mehmetçik anıtının süngüsünün üzerinde nazlı-nazlı parlıyor… Ardından temsili
top atışı… 83 yıl önce aynı saatte ve aynı yerde büyük taarruz başlamıştı. Ardından
havai fişekler atılmaya başlanıyor. Bütün tepe ışıl-ışıl… Atılan havai fişekler
ama benim gözümün önünde topçuların atışları ve Mehmetçiğin tepeden aşağıya
akışı var… Allah-Allah nidalarıyla tepeden aşağıya akan Mehmetçiğin ellerinde
kalan son vatan parçasının özgürlü için ölüme atılışı geliyor gözümün önüne. Gökyüzü
yıldız-yıldız sanki şehitler yıldızlara oturmuş oradan bizlere bakıyorlar.
İstiklâl savaşımız süresince kaybettiğimiz yüz otuz yedi bin şehit…
Üniversiteler mezun veremedi, okullar öğretmensiz kaldı. Kendimi biran
savaş meydanında buldum. Sanki yanımdan şehitler aktı düşman üstüne… Sağımdan,
solumdan geçiyorlar ya özgürlüğe, ya şahadete koşuyorlardı… Bense öylece
kalakaldım olduğum yerde. Seherin soğuğu içime işliyordu üşüyordum. Oysa
üzerimde hem eşofmanlarım vardı, hem de omuzlarımda bir battaniye. Hâlbuki
sağımdan solumdan akarak düşman üstüne uçarcasına gidenlerin üzerinde neredeyse
elbise yoktu. Belki haftalardır üzerlerinden çıkartamadıkları eskimiş,
yırtılmış bez parçalarıyla koşuyorlardı tereddüt etmeden ölüme... Ama
gözlerinde zafere inanmış ve iman etmiş bir coşku vardı. Belki de bu coşku ve
özgürlük ateşiydi onları ısıtan. Ben; her fırsatta “Yaşasın Özgürlük” diye
bağıran ben acaba onlar kadar sadık mıydım, onlar kadar âşık mıydım istiklâle?…
Havai fişek gösterileri bittiğinde kendime geldim. 83 yıl önce o saatte
artık özgürdük, artık bir millettik… Bu durumu acaba günümüz gençliğinin ne
kadarı idrak edebiliyor bilmiyorum.
Saat 6 ya doğru geliyordu. Güneş bir kere daha doğuyordu özgür olan bu
toprakların üzerinde. Güneş Şehitleri selamlarken çadıra döndüm. Ruh dünyam
iyice karışmış bir halde 6 saat sonra yapacağımız zafer yürüyüşü için
hazırlanmaya başladık.
Önümüzdeki yıl inşallah bir sıkıntımız olmazsa bir kere daha 30
Ağustos’ta orada olacağım. Benim bu duyguları yaşamama vesile olan ve programı
hazırlayan Kütahya gençlik meclisine bir kerede köşem aracılığıyla teşekkür
etmek istiyorum. Ayhan’a, Rukiye’ye, Mehmet’e ve adını sayamadığım diğerlerine
bir kere daha teşekkür ediyorum. Sağ olun kardeşlerim. Umarım gelecek yıl 30
Ağustos’ta yine o günlerdeki gibi bütün ülkenin gençlik temsilcileri bir yürek
oluruz…
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Cumartesi, August 26, 2006 - PSİKOLOJİK SAVAŞTA PROPAGANDA
|
Geçen hafta
psikolojik savaşın ne olduğunu anlatmıştık. Zira son dönemlerde ülkemizdeki
psikolojik savaş oldukça şiddetlendi. Daha öncelerde dost sohbetlerinde ve
köşemde söylediğim gibi Dünya 3. soğuk savaşın içindedir. Ve bu soğuk savaş
diğerleri kadar küçük çaplı olmayacak. Belki çok büyük çaplı bir sıcak savaşa
dönüşecek, hatta belki de haritayı değiştirecek.
Evet bu
psikolojik savaşın ne olduğunu birkaç örnekle anlatmıştık.
Şimdi
psikolojik savaşın, yada soğuk savaşın en önemli silahlarını anlatacağız.
Psikolojik savaşın en önemli ve tek silahı propagandadır.
Propaganda
türlerini beyaz propaganda, gri propaganda ve siyap propaganda diye kabaca 3
gruba ayırabiliriz. Fakat bunların haricinde birde silahlı propaganda ve karşı
propaganda faaliyetleri mevcuttur.
Peki,
propaganda ne için yapılır. Elbetteki düşmanı yıldırmak, zayıf düşürmek için.
Savaş sanatı isimli kitabında günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce Sun-Tzu Türk
devletlerinin parçalanması sürecindeki psikolojik savaş yöntemlerini şöyle
açıklamış;
1- Hasım
ülkelerde iyi olan şeyleri gözden düşürünüz.
2- Hasım ülkelerin hakanlarının başarılarını küçük göstererek şöhretlerine
gölge düşürünüz ve zamanı geldiğinde de kendi halkının onları hor görmesini
sağlayınız.
3- Adi ve aşağılık kişilerin işbirliğinden yararlanınız.
4- Düşman halkın kendi aralarında olan uyuşmazlık ve kavgalarını yayınız..
5- Hasmınızın geleneklerini gülünç hale getiriniz.
Tanıdık
geliyor değil mi?2500 yıldır değişen pek bir şey yok gibi. Yani birisi çıkıp da
TÖREM dediği zaman gizli servislerin kukla kalemşörleri renkli gazetelerinin
siyah-beyaz köşelerinde bu duruma gülüyorlar. İyi olan şeyleri küçük düşürmeye
çalışıyorlar. Hatta vatan sevgisini gereksiz bir değer gibi göstermeye
çalışarak asimilasyon sürecini kısaltmanın yollarını arıyorlar.
Peki, propaganda nedir birde ona bakalım isterseniz. Bir
topluluğun düşüncelerini, duygularını, davranışlarını, tavır ve hareketlerini
etki altında tutmak ve onları değiştirmek amacıyla yayınlanan bilgi, belge, doktrin
ve görüşlerdir.
Propagandanın amacı, propagandayı yapana doğrudan veya
dolaylı fayda sağlamasıdır. Bununla birlikte propaganda ile, hasım grubu
ekonomik ve politik yalnızlığa itmek amaçlanır.
BEYAZ PROPAGANDA
Açık biçimde yapılan bir propagandadır; kaynağı bellidir ve
kendisini tanıtmak ister. Açık ve şeffaftır. Beyaz propaganda da doğruluğa önem
verilir. Yalan kullanılırsa geri teper, güveni sarsar. Doğrular gösterilir ama
sadece hasmın temel dinamiklerini sarsacak doğrular cımbızla seçilerek ard arda
dizilir.
Kazanımı, en güçlü tarafı karşı tarafın fikirlerini çürütür
taraftarlarını azaltır. Doğru, açık ve şeffaf propaganda kitlelerde güven
uyandırır. Beyaz propagandanın zayıf tarafı yayılma menzilinin sınırlı
olmasıdır. Serbestçe dolaşamaz. Düşman kendini korumak için karşı propaganda
imkânlarını hemen kullanırsa tehdit ve bozulmayla sonuçlanabilir. Yapılan
propaganda hakkında toplumda şüphe uyanıyorsa eğer, silah geri tepmiş olur
böylece de güven zayıflar.
Beyaz propagandanın malzemesi medya ve haberlerdir. Hasım
tarafın hatalarını malzeme olarak kullanırlar. Bu malzemenin ne zaman, ne
şekilde, nasıl ve hangi ölçüde kullanılacağı planlanmalıdır. Kale ele
geçirilirken bir atış yetmez. Binlerce top atışı yapılır, gedik açılır,
atışlara devam edilir. Açılan gedik büyütülür ve içeri girilir. Psikolojik
savaşın hedefi, kalenin zayıf yönünü iyi belirleyip o hedefe ısrarla ve
tekrarla atışlar yapmak sonuç olarak direnci zayıflatmaktır.
GRİ PROPAGANDA
Psikolojik savaşın önemli propaganda unsurlarından birisi
olan gri propaganda bulanık bir propagandadır. Burada kaynak belli değildir,
doğruluğu kanıtlanamaz. Yalan veya iftira olduğu da kesin değildir. Gri
propagandanın ana malzemesi “rivayetler, dedikodular” dır. Çalışma tarzı açık
propaganda gibi sınırlı değildir, aşağıda tanımını vereceğim kara propaganda
gibi serbesttir.
Güçlü yönü muhatap tarafında iyi kabul görmesidir. Dedikodu
tarzı olduğundan dolayı insan üzerinde propaganda hissi doğurmaz. Propagandayı
çıkaranlar belirsiz olduğu için, gri propaganda da en heyecanlı konular
kullanılabilir. Bu tarzda genellikle doğru bir olaya on tane yalan sokulup
muhatabı küçük ve gülünç duruma düşürmek amaçlanır. Senaryo iyi yazılmışsa eğer
“rivayetler” dilden dile dolaşır. Kapital sistemin Sovyet Rusya ile ilgili
çıkardığı hikayeler ve fırkalar sistemin çökmesinde büyük rol oynadı. Bu önemli
olay gri propagandanın bir başarısı olarak tarihe geçti. Yakın tarih de
Cumhurbaşkanı Özal’ın bazı sözleri, bu kapsamda kullanılarak onun siyasi gücünü
zayıflatmak için kullanıldı. Bakan Mehmet Keçeciler’ in takside akşam çalışan
bir öğretmeni anlatmasına, Özal’ın bu davranışı onaylar tarzında “benim memurum
işini bilir” sözü çok farklı bir alana çekilerek, rüşvete göz yumma ve teşvik
olarak sunulması olayının, siyaha yakın gri bir propaganda olduğunu
söyleyebiliriz.
Zihinlerde açılan gedik büyütülecektir. Bunu sağlamak için
beyaz propaganda yönteminde belirlenen doğru hedefi, binlerce kez
tekrarlamaktan kaçmamak gerekir.
KARA PROPAGANDA
Kaynak belirlidir ama başka kaynaklardan çıkıyor gibi
gösterilir. Kara propaganda yönteminde hile, entrika, yalan, iftira, fitne,
sinsilik ve sahte delil serbesttir. Gizlilik esastır. Gerçekleri değiştirmek,
inançları sarsmak ve kamuyu karıştırmayı amaçlar. Kaynağı anlaşıldığı zaman,
etkisi olmaz geri teper. Düşmanlık duygularının artmasına neden olur. Bunun
için iç düşmana karşı kullanılmaz. Psikolojik harple ilgili askeri
yönetmeliklerde değeri, amacı propaganda ile görevli subaylar belirlenmiştir.
İşgal psikolojik harp harekatı kapsamında bile kullanırken verimli ve başarılı
olması için planlanması, karşı savunmanın neler olabileceği iyi hesaplanması
gerekir.
Kara propagandanın malzemesi yalan, iftira, bozgun çıkarcı
her türlü yol, sahte delil olduğu için var olmayan her şeyi var gibi gösterir.
Yalan, gerçekmiş gibi inandırıcı bir şekilde ortaya atılır. Kara propaganda
nifak sokup ortalığı karıştırmak için çok kullanılan bir yöntemdir.
Kara propaganda da kaynak daima gizlidir. Her ne sebeple
olursa olsun kaynak ortaya çıktığında her türlü sorumluluk reddedilecek şekilde
önceden hazırlıklı olunur.
Kaynak gizli kaldıkça; yalanlar, rivayetler, şayialar,
dedikodular verimli sonuçlar verir.
Amacı muhatap insanları ruhi çöküntüye götürmektir. Bu
yöntemi uygulayanlar hiçbir ahlaki ve vicdani sorumluluk duygusu taşımazlar.
Akla gelebilecek her şeyi hedef olarak ele alır. Kara propagandada her şey
kullanılacak bir malzemedir, yeter ki istenen çıkara hizmet etsin. Kitaplarda
bu faaliyetin, amacı temiz, yöntemi pis olan bir propaganda tekniği olarak
geçmesi uluslararası tartışma konusudur. Psikolojik savaşla ilgili askeri
yönetmeliklerde bu propagandanın bir yöntem olarak tanımlanması, acaba ne
derece insani ve ahlakidir? Düşman olan kadın, kız ve çocuklara insanlık dışı
muamele yapmakla, onları birbirine düşürtüp öldürtmek, aralarında fitne
çıkarmak arasındaki ince sınırı iyi çizmek gerekiyor. Kötülük tuğlaları ile
örülmüş olan zafer kalesi ne kadar yaşayabilir ki? İnsaflı ve kararlı bir
komutanın kara propagandaya baş vurmadan da yapacağı çok şey vardır.
Osmanlı Padişahlarından Sultan Abdülhamit, psikolojik savaş
yöntemlerini bilen ve kullanan birisiydi. Balkan savaşı sonrasında kendisiyle
yapılan bir görüşmede ittihatçılara hitaben psikolojik savaşı nasıl
kullanıldığını şöyle anlatır. “Ben Balkanlarda kiliseler arası kavgayı
halletmedim, Bunu birleşip bize saldırmasınlar düşüncesi ile bilerek yaptım.
Sizin ( İttihatçıların ) bu ihtilafı çözmeniz yanlıştı.”
Kötülemek amacı ile yapılacak propaganda için propagandacı,
karşı tarafın olumsuz bir tarafını bulur. Eğer kötü bir yan bulamazsa uydurur. Propagandacı
sürekli uydurma konular icat eder ve bunu sürekli gündemde tutarak işlemeye
çalışır.
Kara propagandanın ana amacı, yerleşmiş bir inancı
yıkmaktır. Halkı kendi içinden çıkardığı liderlerden soğutmak, ordu ve devlete
karşı varolan güveni sarsmak, sosyal ve ekonomik dayanışmayı yıkmak ister.
İnsanları şüpheli, kaygılı, mutsuz ve zihni karışıklık içerisinde tutmak
arzusundadır.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Cumartesi, August 26, 2006 - PSİKOLOJİK HARP
Berat isimli bir vatandaşımız geçen yazımıza “İçimizdeki
siyonistleri nasıl belirliyeceğiz veya anlıyacağız, ipuçları nelerdir. Bu
konuda bilgi verebilirmisin.” diye yazmış. Bu yazımı o yüzden kaleme alıyorum.
Zira bunun için önce psikolojik harp nedir bunu bilmek gerekir.
Psikolojik harp; bir kişinin veya bir insan gurubunun
davranış, düşünce ve duygularını kontrol etmek, değiştirmek veya yönlendirmek,
onları yılgınlığa ve umutsuzluğa sürüklemek için örtülü bir şekilde hedef kişi
veya topluluğa, onların farkına varamayacağı bir şekilde (üstü kapalı olarak)
tatbik edilen tüm yöntemlere verilen addır.
Burada “yılgınlığa ve umutsuzluğa sürüklemek maksadıyla” ve
“hedefin farkına varamayacağı şekilde” olması, üzerinde durulması gereken iki
önemli noktadır. Tanımda da söylediğimiz gibi; psikolojik harp, normal harpten
farklı olarak örtülü bir şekilde yani başka kılıflara sokulmuş biçimde yapılır.
Psikolojik savaşın örtülü olmasının nedeni, insanların
bilinçaltını (alt beyin) hedefliyor olmasındandır.
Psikolojik harp teknikleri üst bilinci değil, alt bilinci
hedeflediklerinden, siz farkında olmadan bilinçaltınız, verilmek istenen asıl
örtülü mesajı algılar ve bu örtülü mesajlar uzun vadede davranışlarınızı,
fikirlerinizi, duygularınızı etkiler ve yönlendirir. Bu sayede psikolojik savaş
tekniğini uygulayanlar da amacına ulaşmış olurlar.
Psikolojik harp; yazılı ve görsel basın, internet, sinema
filmleri ve kitaplar gibi araçlarla uygulanır. Örneğin; CIA’nın birçok paravan
yayınevi, film şirketi, radyo istasyonu ve TV kanalı kurduğu biliniyor. Hatta
pek çok ülkede başka ülkelerin gizli servislerinden maaş alan yazarların
varlığı bilinioyor.
Bakın bu konuda Atilla Akar, “Derin Dünya Devleti” isimli
kitabında ne diyor: “CFR, CIA ve onların kontrolündeki vakıflar aracılığıyla
finanse edilen ya da ‘gizli bordrolar’ından maaş alan bazı yazarlar, ‘sipariş
üzerine’ ürünler vermektedirler. ‘Derin dünya’nın bu kadrolu yazarları,
özellikle CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon gibi örgütlerin stratejisi
doğrultusunda ürünler verirler. Böylelikle gelecekteki derin dünya manevraları
için uygun bir entelektüel ortamın yaratılmasına katkıda bulunurlar. Birçok
üçüncü dünya aydını da bunlara ‘tav’ olur.”
Ayrıca Frances Stonor Saunders de “Kültürel Soğuk Savaş:
CIA, Sanat Dünyası ve Edebiyat” adlı kitabında CIA ile aydınlar, yazarlar,
akademisyenler, sanatçılar, şairler ve müzisyenler arasındaki ilişkilere
değiniyor. Saunders, CIA’nın finanse ettiği kitaplar arasında, George Orwell’ın
“1984”
ve “Hayvan Çiftliği” kitaplarını gösteriyor.
CIA’nın devletleraracılığıyla 87 ülkede sinemaya büyük
yatırım yaptığı kaydediliyor. Bunların yanında Samuel P.Huntington’un
“Medeniyetler Çatışması” kitabının CIA tarafından ortaya konulduğu ifade
ediliyor. 11 Eylül’de gerçekleştirilen İkiz Kuleler’e yönelik saldırılardan
sonra CIA ve Pentagon’un sinema sanayiine yön verme, hatta ortak projeler
üretme gayretlerinde de bir artış göze çarpıyor. [1]
Think-tank kuruluşları ise bünyelerinde fütüro-loglar
barındırıyor ve burada özellikle dünyanın geleceğine ve ABD’nin alacağı konuma
ilişkin muhtelif senaryolar üretiliyor. Şu anda ise bilim adamları, Hollywood
senarist ve yapımcılarıyla ortak savaş projeleri tasarlıyor. Esinlendikleri
kurum ise İkinci Dünya Savaşı’nda kurulan “Enformasyon Bürosu”.[2] Mesela,
yönetmenliğini Phil Alden Robinson’un yaptığı “The Sum of All Fears (En Büyük
Korku)”, doğrudan CIA desteği alan bir film olarak tanınıyor. Film, şu anda
muhtemel nükleer terörizm kabusuyla yaşayan dünyada bir “nükleer terörist
saldırı tehdidi” üzerine kurulmuş ve tabi bu saldırı, CIA ajanlarının
gayretiyle önleniyor. CIA’nın bu filmi desteklemesinin nedeni; bu korkuyu diri
tutarak toplumdan “terörizmle mücadele”de destek almak. Film, tam da bu
korkuları bir daha hatırlatmak üzerine oluşturulmuştu adeta. Zaten 11 Eylül
sonrası Hollywood’un savaş, nükleer tehdit ve terörizm konulu filmlerinin
senaryoları, CIA ajanlarıyla birlikte hazırlanmış.
Başka bir örnek de, “Yüzüklerin Efendisi / Yüzük Kardeşliği”
filmi. Burada asıl ilginç olan, romanı CFR’nin İngiltere’deki karşılığı olan
“Chatham House” tarafından J.R.R Tolkien’e ısmarlanmış olması. Kitabın ilk
basımı ise 1950’lerin ortası. Ancak 1990’larda ilk olarak popülerleştiriliyor.
O 1990’lar ki küreselleşmenin de patladığı yıllar. (J.K. Rowling’in Harry
Potter’ı, Ursula K.Leguin’in “Yerdeniz”i gibi “Yüzüklerin Efendisi” de
metafizik, mistik bir dünya görüşünü özellikle çocuklara ve gençlere aşılıyor.)
Bu filmler ya da romanlar aslında Iluminati, Gül-Haç gibi örgütlerin
felsefesinden esintiler taşıyor. Hepsi de okültizmin propagandası niteliğinde.
Hatta seçtikleri imgeler bile bunlara denk düşüyor: “Yüzük Kardeşliği” (Mason
kardeşliği), Yüzük (halka/çember), “Felsefe Taşı”, gizli güçler vb... Sanki
hepsi seküler bir dünyanın yerini alacak yeni dinin (tek dünya dini) ideolojik
alt yapısını hazırlamak üzere kurgulanmış. Bütün bunlar ise “Derin Dünya! ”nın
gizli doktrinine denk düşen şeyler. [3]
Bu konuyla ilgili üzerinde durmak istediğim iki güncel olay
var. Bunlardan biri, hatırlarsanız yaklaşık bir yıl önce Amerikan
televizyonları, Irak'ta bir cami içinde Amerikan askerleri tarafından
acımasızca öldürülen yaralı bir Iraklı direnişçinin görüntülerini bütün dünyaya
izlettiler... Sizce de bunda bir gariplik yok mu?.. Bu insanlık dışı barbarlığı
yapan, ABD ordusu. Bu barbarlığa dair görüntüleri çeken ve tüm dünyaya
izlettiren de Amerikan televizyonları. Hani o, sahipleri Yahudi (Siyonist) olan
ve ABD yönetimindeki "şahinler"in tüm emperyalist politikalarının en
büyük destekçisi olan televizyonlar... İşte bu olayda "reklâmın iyisi
kötüsü olmaz" mantığıyla oldukça başarılı bir psikolojik harp tekniği
uygulanmıştır."Biz o kadar acımasızız ki, önümüzde hiçbir güç
duramaz" şeklindeki gözdağı mesajı, bu görüntülerle örtülü olarak, Iraklı
direnişçilere ve tüm dünyaya gönderilmiştir ve bu mesaj da tüm insanların
bilinçaltına (bir daha silinmemek üzere) kazınmıştır.
Psikolojik harp teknikleriyle, bilinçaltının hedeflenmesinin
bir nedeni de, bilinçaltına yerleşen bilgilerin bir daha silinmemesidir. Yani
siz farkında olmadan bilinçaltınıza yerleşen bir takım örtülü mesajlar,
beyninizde öyle bir yer eder ki, ömür boyu davranış ve düşüncelerinize
yönlendirici bir etki yapar.
Yine bu konuyla ilgili ikinci bir güncel örnek de, son
günlerde en çok satan kitaplardan birisi olan, "Metal Fırtına"
kitabı. Kitabın "görünen" yazarları Orkun Uçar ve Burak Turna, bu
gibi iddiaları yalanlasalar da bu kitabın bir psikolojik harp aracı olduğuna
dair son derece güçlü kanıtlar var.
Söz konusu kitabı ben okudum. Birisi gelip, bana "Bu
kitabın ana fikri nedir?" diye sorsa, vereceğim cevap şu olur: "Türk
Ordusu'na fazla güvenmeyin! Amerika, Türkiye'yi işgal etmek istese, o çok
güvendiğiniz ordunuzu ezer geçer ve 15-20 günde Türkiye'yi ele geçirir"...
Evet, "Metal Fırtına" kitabının ana fikri bu. Kitabı okuyup da bunun
aksi bir mesaj çıkaran varsa çıksın karşıma!.. Kitabı okuyanlar görmüştür ki;
Türkiye'yi işgalden Türk Ordusu kurtaramıyor. Anadolu'yu eline geçirecek bir
ABD'nin dünyaya hakim olacağını düşünen Rusya, Çin, Fransa ve Almanya duruma müdahale
ediyor ve ABD geri çekilmek zorunda kalıyor...
Kitapta Türk Milleti üzerinde caydırıcı ve yıldırıcı bir
etki bırakacak cinsten öyle şeyler var ki... Mesela, kitaba göre Türk Ordusu
Kuzey Irak'a girmiş ve Amerika, oradaki askerlerimize saldırarak savaşı
başlatıyor ve ondan sonra da Türkiye'ye girip, hızla bütün Anadolu'yu işgal
ederek 15 günde Istanbul'a dayanıyor!.. Yani, "Türkiye, K.Irak'a girmeyi
aklından geçirmesin. Öyle bir şeye kalkışırsa çok kötü şeyler olur!"
mesajı, bilinçaltınıza iletiliyor.
Türk Ordusu'nun uçakları ve zırhlı araçları, tankları
hareket bile edemeden ambarlarda ve havalimanlarında imha ediliyor, Anıtkabir
yerle bir ediliyor, devlet binaları bombalanıyor, üst düzey komutanlarımız
öldürülüyor, sivil halk acımasızca katlediliyor. ABD, uzaydaki casus uyduları
vasıtasıyla her yeri görebiliyor; bu yüzden nerede sivil direnişçiler bir öbek
halinde toplansalar, hemen üzerlerine bombalar yağdırılıyor ve parça parça
ediliyorlar!..Yani "düzenli ordunuz başa çıkamadığı gibi, siz halk olarak
Kuvayı Milliye birliklerini de kursanız,vız gelir. O yüzden Kuvayı Milliye
ruhunuza da o kadar güvenmeyin. O eskidenmiş!" mesajı, örtülü bir şekilde
bilinçaltınıza gönderiliyor. Ki bence halt etmiş, barbar ve salak ABD ordusu,
CIA, FBI, MOSSAD, Shin Ped gibi örgütleri sadece filmlerde bir şeyler
becerebilirler bence. Hatta bence bu örgütlerin içindeki birkaç personel hariç
hemen hepsi zihinsel özürlü, akılsız insanlar. Ama psikolojik harpte gerçekten
çok iyi oldukları için herkez bu salakları bir şey zannediyor.
Şimdi bu "Metal Fırtına" kitabı ile Amerikan
askerleri tarafından kafasına kurşun sıkılan yaralı Iraklı direnişçi ile ilgili
haberi bir karşılaştırın. İkisi arasında birçok benzerlik olduğunu ve ikisinde
de verilmek istenen örtülü mesajın aynı olduğunu göreceksiniz. Her ikisinde de
ABD o kadar "güçlü ve acımasız" ki, önünde durabilecek hiçbir kuvvet
yok!
Sonuç olarak; ABD'nin sınırsız güç sahibi olduğuna, casus
uyduları vasıtasıyla yerdeki karıncayı bile izlediğine dair bir takım
haberlere, bir de "psikolojik harp" penceresinden yaklaşalım bence.
Tabi bu açıdan yaklaşırken, bu haberler gerçekmiş gibi(gerçek olma ihtimalini
de göz önünde bulundurarak) önlemlerimizi alalım, bilimsel ve teknolojik
gelişmeleri yakından takip edelim, takip etmekle de kalmayıp bilime ve
teknolojiye biz de yön verelim ve kendi içimizdeki gücün, damarlarımızdaki asil
kanda taşıdığımız kudretin de farkında olalım. Uluslar arası ilişkileri
öğrenelim.
Özellikle tek kanatlı kuş uçmaz mantığıyla hareket etmemiz
lazım. Yani ideolojilere kapılmadan, her yazarı okumalıyız. Böylece psikolojik
savaşın fikir mağdurları arasına girmeyiz. Öyle yazarlar varki yazılarını yan
yana koyduğunuzda çıkan sonuç ABD benim ilahımdır, o ne derse yaparım. Böyle
şahısların yazılarına dikkat. Birileri her ne kadar Türkiye Türkler tarafından
yönetilemeyecek kadar önemli bir ülkedir diye yazsallarda, Biz Türkler yeniden
Dünyaya nizam verebilecek hale gelebiliriz. Yazımız devam edecek.
|
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Çarşamba, August 9, 2006 - ANTİSİYONİZM Mİ? ANTİSEMİTİZM Mİ?
Bu iki
kavram aslında birbirlerine çok yakın olmalarına rağmen birbirlerinden tamamen
farklı kavramlardır. Siyonizm fikri yüz yıllardır yurtsuz kalan ve oradan oraya
sürülen İbrahim oğullarının (Yahudilerin) bir yurt, vatan kazanımları için
ortaya atılmış ve süregelen bir fikir hareketi gibi gözükse de aslında o kadar
da masum değildir. Yıllarca sürgün hayatı yaşan Yahudiler likit yaşamaya
alışmışlar ve ağırlıkta hafif ama kıymette pahalı şeylerin ticareti ile zengin
olmuşlardır. Bu durum dünya devletlerinde, özelikle de Avrupa devletlerinin
içinde maddi güçleriyle kendilerini koruyacak kanunlar çıkarttırmak mantığını
doğurmuştur. Oradan oraya sürgün hayatı yaşayan bir milletin korunma
içgüdüsünden başka bir şey olmayan bu masum hareket; gücün farkına varılmasının
ardından devletlerin talihleriyle oynar bir hale gelmiştir. Bunun en büyük örneğini ABD nin kuruluşunda
yapılan Masonik ayinlerle ve halen ABD tarafından kullanılan masonik, siyonik
sembollerden de anlamak mümkündür.
Siyonizmin
hedefinin Yahudilere bir vatan sağlamak olduğu ve Siyonistlerin bu yönde
mücadele verdikleri doğrudur. Ancak bu mücadele, tarihin belki de en acımasız,
en zalim yöntemlerinin kullanıldığı haksız bir mücadeleye dönüşmüştür. 19.
yüzyılda gelişen Siyonizm, Yahudilere bir yurt sağlamak amacı ile yola çıkmış,
bunun için Yahudiler tarafından da kutsal kabul edilen Filistin topraklarını
seçmiştir. Buraya kadar makul ve meşru olan bu hedef, Filistin'de yaşayan
Müslüman Arap halkın (kenaanlılar) yok sayılması ile birlikte, acımasız bir
kolonileştirme ve etnik temizlik projesine dönüşmüştür. Bu dönemde
Siyonistlerin en sık kullandıkları "topraksız bir halk için halksız bir
toprak" sloganı, gerçek dışı bir propagandadır. Çünkü o dönemde ne Yahudiler
topraksızdır, ne de Filistin toprakları halksız. Siyonistlerin Filistin'e
başlattıkları göç hareketi, Ortadoğu'da kargaşanın da başlangıcı olmuştur.
Çünkü Siyonistler yeni geldikleri bu topraklarda, bölgenin halkı ile bir arada
yaşamak yerine, onları evlerinden çıkarmış, yurtlarından sürmüşlerdir.
Kökenlerinin
“14: Yeoşua ve Vaad Edilmiş Toprakların Alınması” gibi bazı ayetlerle Tevrat’a
dayandırılmaya çalışıldığı bir ideoloji olan Siyonizm aslında hiçbir şekilde
dini bir ideoloji değil, aksine Irkçı bir ideolojidir. Tevrat’a göre Allah’ın
İbrahim oğullarına vaat ettiği topraklardan bütün kenaanlıların temizlenmesi
gerekiyor… Tevrat’da konuşan Allah Moşe’nin yardımcısı Nun’un oğlu Yeoşua’ya
şöyle der: “ Kulum Moşe ölmüştür ve şimdi kalk ve Ürdün Nehrini geç. Sen ve tüm
halkın, İsraeloğulları’na verdiğim topraklara gideceksiniz. Ayağınızın bastığı
her karış toprağı, Moşe’ye söylediğim gibi, size verdim. Yaşamın boyunca hiç
kimse senden yetkili olmayacak. Ben de Moşe’de olduğum gibi, senin yanında
olacağım. Ne sana yardımımı azaltacak, ne de seni terk edeceğim. Güçlü ve
cesaretli ol ki Moşe’nin sana emrettiği gibi, Tora’ya uygun bir şekilde
yaşayabilesin. Nereye gidersen git, sağa ve sola sapmazsan, doğru yoldan
ayrılmazsan başarıya ulaşacaksın .”…
Halbuki gerçekte
Herzl ve Nordau gibi Siyonizm kurucularını ve onları izleyen kuşakları
etkileyen fikirler, 19. yüzyıl Avrupası'nın din dışı ideolojileriydi. Bunun en
belirgin örneklerinden biri "sağ kanat Siyonizmin kurucusu" olarak
bilinen Zeev Jabotinsky'di. Hitler ve Mussolini hayranı olan Jabotinsky, bu
faşist diktatörlerin ırkçı ideolojisinin Yahudi versiyonunu oluşturmak
istemişti. Siyonizm tarihi konusunda uzman araştırmacılardan biri olan Lenni
Brenner, Jabotinsky'den söz ederken şöyle yazar: Jabotinsky'nin ırkçılığının
kökenlerini görmek kolaydır. 20. yüzyılın yüzyıl başlarındaki zengin Batı
dünyası, ırklar arasındaki biyolojik çatışmaya dair Sosyal Darwinist fikirlerle
istila edilmiştir ve bu fikirler de çok geç kalmadan erken Siyonistler arasında
kök salmıştır. Jabotinsky'nin görüşleri, İsrail'in kurulmasıyla birlikte Herut
Partisi'nin temelini oluşturmuştur. Herut zamanla diğer bazı küçük partilerle
birleşerek Likud'a dönüşmüştür. Menahem Begin, İzak Şamir, Benjamin Netanyahu
veya Ariel Şaron gibi İsrail'in radikal, sertlik yanlısı politikacıları
Likud'un liderleridir. Bir başka deyişle, 2000'li yılların başında İsrail'in
başbakanlık koltuğuna oturan ve uzlaşmaz politikalarıyla şiddeti körükleyen
Ariel Şaron'un fikri kökleri, Jabotinsky'nin Sosyal Darwinizm'ine uzanmaktadır.
Bu "Sosyal Darwinist Siyonizm", İsrail'in bugüne kadar işlediği
insanlık suçlarının çıkış noktasıdır. Onun en önemli yanı ise, söz konusu
Siyonizm anlayışının, tamamen seküler ve hatta din-karşıtı bir ideoloji olan
Sosyal Darwinizm'den kaynak bulmasına rağmen, dini bir söylem kullanmasıdır.
Likud ve ondan da radikal olan İsrailli partiler; tüm Filistin topraklarını
ilhak etme, Filistinlileri katliamdan geçirme veya sürgün etme ve hatta diğer
Arap ülkelerinin topraklarını işgal etme gibi acımasız hedeflerini, Yahudi
dininin kavramlarını kullanarak, Muharref Tevrat pasajlarından alıntılar
yaparak meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Oysa bu büyük bir yanılgıdır.
Yahudilik, aynen İslamiyet ve Hıristiyanlık gibi, İlahi bir dindir ve haksız
şiddet kullanımına hiçbir şekilde izin vermez. Yahudi dini, Allah'ın Hz. Musa
aracılığıyla İsrailoğulları'na indirdiği kutsal hükümlere dayalıdır ve bu
hükümler -tarih içinde bazı dejenerasyonlara uğramış da olsalar- genel olarak
adalet, barış ve merhameti emreder. Sosyal Darwinist bir ideoloji olan radikal
Siyonizmin, kendisine Muharref Tevrat'tan destek bulmaya çalışması, bir
zamanlar Mussolini ve Franco gibi faşistlerin Katolik Kilisesi'ni kendi
ideolojilerini desteklemek için kullanmaya çalışmalarına benzer bir
ikiyüzlülüktür.
İşte tam burada Siyonizm ile Semitizm ayrılmaktadır.
Siyonizm Büyük İsrail’i kurma sevdalısı bir grup dar görüşlü, yobaz’ın ortaya
attığı hastalıklı bir ideolojidir. İdeoloji olduğu için de potansiyel terörizmdir.
Semitizm ise sadece Yahudiliktir. Yani Anti Siyonistler Yayılmacı Irkçı,
Faşist, Şiddet düşkünü bir ideolojiye karşıdır. Fakat Antisemitistler
Museviliğe inanan her insana düşmandır. Bu da göstermektedir ki Siyonizm
insanlık açısından ne kadar tehlikeli ve yok edilmesi gereken bir olguysa,
Antisemitizm de o kadar tehlikeli ve ortadan kaldırılması gereken bir olgudur. İsrail’in
amca çocuklarıyla yaptığı savaşlarda (İsrail, Filistin, Lübnan, Mısır hepsi
Sami ırkından ve Araptırlar) gösterdiği alırı şiddetin ideolojik boyutu budur.
Evvelki hafta yayımladığımız “Ah Şu ideolojiler” başlıklı
yazımızda anlatmaya çalıştıklarımızdan birisi de buydu. Savaşın giderek arttığı
ve İsrail ile ABD nin ortak çabalarıyla Dünya kamuoyunun haklı nefretini
kazanan Siyonist İsrail hükümetinin yanı sıra bütün Musevilerinin Siyonist
olmadığı da unutulmamalıdır. Yani bir grup Irkçı, yobaz Siyonistin
yaptıklarından bütün Musevileri kötü addetmek gereksiz bir oluşumdur. Bu duruma
dikkat etmek gereklidir. Aksi takdirde Anti semit olanlarında fikri temelde
Siyonistlerden bir farkı kalmayacaktır.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Pazar, August 6, 2006 - TACIN PARLAYAN MÜCEVHERİ
|
ABD’den
Eylül 2001 de Afganistan savaşı ile ilgili gelen bir heyetin başkanı olan
Senatör Curtweldone böyle demişti mikrofonlara. O zamanlarda aklımıza gelmeyen
bir soru “peki bu taç kimin kafasında?”
Geçenlerde
bir e-posta geldi. Üzülsem mi, sevinsem mi anlamadım. 17 Ekim 2001 tarihli
çizgi gazetesinde “Dar alanda Kısa paslaşmalar ve tabutta röveşata” başlıklı
bir makalem yayımlanmıştı. 4 bölüm halinde yayımlanan makalemin iki bölümü
dönemin Çizgi gazetesinde, iki bölümü ise Çevre dergisinde çıkmıştı. Şimdi ben
bunu neden anlatıyorum. Ben o dönemde ABD nin Afganistan saldırısının
özgürlükle, demokrasiyle, Bin Laden’le alakalı olmadığını, ABD nin tek derdi
bitmek üzere olan ekonomisinin düzeltilmesi için başka ülkelerin yeraltı kaynaklarının
sömürülmesi olduğunu dillendirmiştim. ABD aslında Afganistan’ı istemiyordu.
Hedef İran, Ya da Irak’ta değildi. Hedef Türkiye’de yaşayanların %90’ının belki
de bilmediği, İran’ın güneyinde yaşayan bir etnik azınlığın bağımsızlığıdır. Ya
da Kukla olarak ABD tarafından yönetilen bir devlet haline gelmesi…
Belluciler’den bahsediyorum. Ben bunu 2001 deki yazımda da belirtmiştim. Bu
bağımsızlıktaki amacı ise Orta Asya petrollerinin ve doğalgazının
Afganistan’daki Herat ve Kandahar üzerinden Bellucistan’a ve oradan da Arap
denizi aracılığıyla dünyaya ABD eliyle dağıtılacak.
ABD
ordusuna ait savunma dergisinin geçen sayısında bir harita yayımlandı. Yeni
orta doğunun sınırlarının kanla çizileceğini dillendiren makalelerin ardından
yayımlanan harita doğrusu kanımızı dondurdu. http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899
linkinde yayımlanan haritalara baktığımızdaABD nin asla stratejik otağımız
olamayacağını görüyoruz. Daha önce 7 aralık 2005 tarihinde ABD-PKK ilişkisinin
belgesini yayımlamış ve 1948 tarihli CIA’e ait bir raporun taranmış halini
yayımlamıştım. Türkiyede’ki Kürt Problemi başlıklı raporda bir sözde Kürdistan
haritası yayımlanmıştı. ABD hala sersem tavuklar gibi bu planın peşinde olacak
ki son yayımladığı Orta Doğu haritasında da aynı dileği, planı yineliyor.
Türkiye kaybeden ülkeler arasında ve Doğu, Güneydoğuve doğu Karadeniz illerimiz
Kürdistan olarak bölünmüş. Bunun haricinde yine haritaya baktığımızda 2001 deki
yazımızın haklılığı ortaya çıkıyor. İran tam bizim dediğimiz gibi bölünmüş,
Güney Azerbaycan Azerbaycan’a ilhak edilmiş, İran’daki Şii Araplar ile
Irak’daki Şii Araplar birleşmiş, İran’daki Kürtler Irak ve Türkiye’deki
Kürtlerle birleşmiş, Pers diye ana bölüm ayrılmış ve güneyde Bellucistan
bağımsızlığına kavuşturulmuş. Tabii olarak bu bağımsızlık ABD kontrolünde
olacak. Bununla birlikte şu anda hali hazırda bunan bölgedeki ABD askeri gücüne
bir bakalım. Herat ve Kandahar’da 6000 ABD askeri var. Hemen yukarı’da petrol
ve doğalgaz geçiş noktaları olan Özbekistan ve Kırgızistan’da 3000 er ABD
askeri var. Bunların dışında en yakın bölgeler olan Kuveyt ve Suudi
Arabistan’da ise 5000 er ABD askeri var. Arap denizinde ise ABD donanmasına ait
iki büyük gemi bekletiliyor. Bütün petrol ve doğalgaz geçiş noktalarında ABD
askeri konuşlandırılmış durumda. Bizim Bakü-Tiflis-Ceyhan hattının yakınlarında
ise, Yani İncirlikte ise yaklaşık 3500 ABD askeri bulunuyor.
ABD orta
Doğu’yu karıştırmakta bir yerde haklı gibi, zira başka şansı yok Aşağıdaki
haritaları iyi inceleyin. Aslında başka söze de gerek yok gibi.
Yukarıda
sorduğumuz soruyu son kez tekrarlayalım, Evet Türkiye gerçekten’de tacın
parlayan mücevheri ama Bu taç kime ait, ve dahası kimin başında?


|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• Perşembe, Temmuz 27, 2006 - AH ŞU İDEOLOJİLER…
İdeolojiler…
Bir devrin yüz karaları. Tabi ideolojiler denilince aklınıza bir takım
kavramlar gelmesin. Nedir bu kavramlar. Mesela İslamcılık (zaten adı bile
saçma) gibi bir ideoloji olamaz. Zira Din ideolojileştirilmeyecek kadar büyük,
kapsamlı ve beynelmilel bir tabirdir. İdeolojiler ise benim kanaatimce hasta
beyinlerin ürettiği bir takım fikirler ve bu hasta fikirleri çürütmek için
üretilen anti fikirlerdir. Yine ideolojileştirilemeyecek bir başka kavram ise
milliyetçiliktir. Milliyetçilik öz ve biçim itibariyle milletini yükseltme ve
refah seviyesinin üstüne çıkartma hayalidir. İki şekilde olur. Dar alanda ki
buna şovenizm de denir. Örneğin hem şehri milliyetçiliği ya da Türkiye gibi
dünya üzerinde 400 milyonu aşkın soydaşın varken sadece Anadolu dersen şovenlik
yapmış olursun. Bu ikisi çok farklı kavramlardır. Ama ülkemde yaşadığımız
psikolojik savaş bu kavramların altını oymak adına sürekli anlamını küçültecek
hareketlerde bulunmaktadır. Peki, ideoloji nedir? İdeoloji; Siyasal
veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun
davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral,
estetik düşünceler bütünüdür. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki ideolojiler
doğdukları coğrafyanın dışına taştığında bir süre sonra karşıt fikirlerle
çarpışmalar sağlayacak ve iş terörizme dönüşecektir. Hâlbuki fikirler
insanların daha rahat yaşaması için oluşturulan anlam bütünleridir.
Örnek
vererek açıklamak gerekirse, CHP sosyalist enternasyonel’e üye olduğu sürece
ideoloji partisidir. İdeoloji partisi olduğu sürece ülkenin gelişimi için
tehdit teşkil etmektedir. DTP, SHP, ATP, DEHAP, EMEP, EP, Hak-Par, İP, TKP de
aynı şartlara haiz yapılanmalardır. DSP bir fikir hareketidir. Bir dönem
ideoloji bataklığına batsa da kendisini kurtarmayı başarabilmiş ve fikir
partisi olma noktasına yükselebilmiştir. Tabi bununla birlikte AKP, ANAP, DYP,
MP, YP ve HYP gibi partiler ne fikir, ne ideoloji partileridir. Bunlar sadece
siyaset yapmak için kurulmuş ve dağılması çok kolay olabilecek yapılanmalardır.
Zira buradaki insanları bir arada tutan hiçbir bağ yoktur. Tabi bu noktada da
DYP yi biraz farklı bir konumda tutmakta fayda görmekteyim. Zira DP döneminde
kalan bir zihniyetle hiçbir amaç gütmeksizin sadece babası oy verdiği veya
çalıştığı için DYP ye çalışan ve DYP li olduğunu dillendiren hiç de
azımsanamayacak kadar büyük bir kitlede bulunmaktadır. MHP ve BBP kuruluş
itibariyle bir fikir partileridir. Zira ikisi de Milliyetçilik fikri ile
kurulmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken şey her iki partinin de seçmen
kitlesinin Türkiye’de olasına rağmen her iki partinin de hizmet etmesi gereken kitle
bütün Türk Dünyası ve diğer ülkelerin içinde azınlık olarak yaşayan Türklerdir.
Fakat son zamanlarda üzülerek görmekteyiz ki her iki partide şovenizme doğru
kaydırılmaya çalışılmaktadır. Vatan kelimesinin bütün Türk Dünyası coğrafyasını
kapladığı zamanlardan ki “ Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan. Vatan
büyük ve müebbet bir ülkedir Turan” dizeleri bu zamanlar için yazılmıştı; sadece
Türkiye olarak kalması “Türkiye Sevdalıları” sözcüğünde anlamlanmıştır ki bu
durum fikri boyutun değişime uğradığını göstermektedir. Elbette ki ideoloji
hastalığına bir dönem bu iki partinin tek çatı altında toplandığı dönemi de
katmak gerekir. Yani 1980 öncesi dönemde ithal olarak ülkemize sokulmaya
çalışılan Marksist ideolojilere karşı bir anti ideoloji hastalığına yakalanmış,
1985 sonrasında bu anti ideolojiye gerek kalmadığı için yeniden partiler asli
yapılanmasına geri dönmüşleridir. Bu durum 1995 lere kadar sürmüştür. Ve şu
anda aslında bütün Türk dünyasının yeniden bu iki partinin gerçek olması
gereken yapılanmasına dönmesine ihtiyacı vardır. Yani Milliyetçilik fikrinin bu
iki parti tarafından yeniden sahiplenmesine ihtiyaç vardır.
Bu sahiplenmeyle
birlikte bilinmesi gereken bir diğer nokta ise milliyetçilik, şehitlik gibi
kavramlar başlı başına bir öz kavramdır. Yani bu tip kavramların önüne,
arkasına, sağına, soluna eklemeler yapılamaz. Yapanlar ya cahildir,
bilmediklerinden yapmaktadırlar, ya da gafildir yaptıklarının hainlerin işine
geldiğini bilmiyorlar.
Şöyle ki;
Milliyetçilik daha önce bahsettiğimiz gibi bir araç değil, amaçtır, özdür.
Siyasi doktrin veya ideoloji değil, dünya görüşü ve düşünce sistemidir. Böyle
olduğu içinde ne siyasi, ne iktisadî rejime bağlı değildir. Amaç milleti
Müreffeh milletler seviyesinin üstüne çıkartmaktır. Günün şartları, toplumun
ihtiyaçları, devletin imkânları hedefe ulaşmak için neyi gerektiriyorsa o
yapılır. Bu bağlamda örnek vermek gerekirse MHP nin 57, hükümet döneminde DSP
ile ortaklık kurması zannedildiği gibi basiretsiz bir siyaset anlayışı değil,
üst mertebede bir Milliyetçilik anlayışındandır. Tabii olarak bu durumu yalan
siyasetine alışmış kitleler yanlış anlamış ve MHP basiretsiz gösterilmeye
çalışılmıştır. Bu kitlenin cehaletinden gelmektedir.
Konumuza
geri dönersek, demek ki Milliyetçilik bir amaçtır. Yani Atatürk Milliyetçiliği,
Türkiye Milliyetçiliği, gibi ucube kavramlar olamayacağı gibi Milliyetçilik
ilkesiyle Faşizm, Liberalizm, Ümmetçilik, hümanizm gibi ideolojik takıntılar
bir arada duramaz.
İdeolojiler
aslında çok uzun bir konu. Fakat son not olarak belirtmekte fayda görüyorum ki
ideolojiler bitirildiği takdirde dünyada Terör ve gözyaşı kalmayacaktır. Zira
terörün ana beslenme noktası ideolojilerdir.
Bu konuya
daha çok açıklık getirmek için ülkemizde kullanılan kavramlarla ilgili birkaç
yazımız daha ileride yayımlanacaktır.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|